YGS - Önce ve Sonra + SSS




Bloga yeni bir gezi yazısı kondurmadan önce, sizin YGS'niz benim vizelerim yaklaşırken sizinle paylaşmak istediğim bir kaç şey var. YGS'den önce de okuyabilirsiniz, hemen sonra da.

*

Yunanistan'daki ekonomik krizin haberleri ilk gelmeye başladığında (yılı hatırlamıyorum) babama sormuştum. "Baba bu Yunanlıların geliri şu anda bizden fazla değil mi?" "Evet oğlum." "Peki neden orada ekonomik kriz çıkıyor da biz de çıkmıyor?" "Bizde hep kriz var oğlum."

Rahmetli Leven Kırca'nın bir skeci vardı. Fakir bir adama bir peri gelir. Siz çok fakirsiniz, sizi kral yapayım der. Adam kral olur. Fakat bir türlü suçlunun idam kararını veremez. Periye "Beni başka bir şey yap." der. Peri onu fabrikatör yapar. Bu sefer de giderleri kısmak için işçileri işten çıkartmak gerekmektedir. Adam en sonunda periye der ki "Sen en iyisi beni eski halime döndür ve tarhana çorbamla baş başa bırak."

Ne zırvalıyorsun derseniz özeti şu: daha fazlasına sahip olarak daha mutlu olacaksınız diye bir şey yok. "Türkiye'de antidepresan kullanan insan sayısı Avrupalılara göre daha düşük, biz daha mutluyuz." diye salak bir argümanla gelmeyeceğim karşınıza ama şunu bilin ki neyi kazanırsanız daha fazlasını çevrenizde görüp özeneceksiniz ki çok doğal. Fakat eldekiyle de bir şekilde yolunuzu bulursunuz.

Dikkat edin para demiyorum. Sırf para değil. Örneğin sevgi. Sizi seven bir anne babanız var, kankanız var diyelim, siz sosyalleşip daha da çok insan tarafından sevilmek istiyorsunuz.
Bu blogun konusu ise tabii ki başarı. Sonu gelmiyor arkadaşlar. Hatırlayanlar için; (bilmeyen google'lasın) "Ruşen amcanın oğlu Sedat"lar bitmiyor. Bizim okulda her şeye yetişip, yarışmalarda birincilikler kazanıp bir de üzerine derslerinde başarılı olanları görünce dudağımı ısırıyorum. Kendimi yetersiz görüyorum. Fakat "elimden geleni yapıyorum" diye kendime telkin ediyorum, bir yanda elimden geleni arttırabilmek için çaba gösteriyorum. Birinci sınıfta gece yarılarına kadar ödev yapıp bir yandan da sağlıksız beslenip şişmanlarken ikinci sınıfta hem kilo verip hem de kendime işkence etmeden derslerimde başarı elde ettim, değişerek. İnsan hatalarından ders çıkarabildiği sürece değişebiliyor inanın.

Tek dert, bulunduğunuz tam şu anda, gelecek konusunda kaygılanmak, geçmiş için hayıflanmak yerine mutlu olmayı denemek ve daha fazlası için çalışmak ama bunu daha fazlasına sahip olduğunuz paralel bir evreni kafanızda kurgulayıp "lan keşke", "ah be", "ya şanssız doğdum" diye sızlanarak yapmayın.

*

Hatalardan ders çıkarabilmek mi? Ben bile tümüyle yapamıyorum. Ama bu konuda da iyileşmek için elimden geleni yapıyorum :)

Küçük bir öneri:

Geçen yıl finallere yakın dizi izlemekle geçen 2-3 gün sonrasında, finale kadar 100 tam puanla gittiğim dersin finalinde saçma sapan bir not alıp ardından "ne yaptım ben" diye hayıflanmıştım. O sinirli halimle kendimi kameraya alıp "Bak böyle böyle oldu, bunu yapmam bana çok koydu." minvalinde bir şey geveleyip videoyu kaydetmiştim.

Bu videoyu önemli ama canımın çalışmak istemediği sınavlardan önce izlerim. Etkili. Siz de deneyibilirsiniz. Bir video günlük tutun, kendi kendinizi telkinleyin ve gerektiğinde tekrar izleyin!

*

Sorularınızı bu başlığın altına yazabilirsiniz. Özelse: dolkrutos@gmail.com'a yazabilirsiniz. Sorarken benim seneye üniversiteden de mezun olacağımı, dolayısıyla bu işlere uzak kaldığımı unutmayın.

Ben her tarafa gelen soruları geliyorum, dolayısıyla Singapur başlıklarına soru yazmanıza gerek yok. En doğrusu en güncel YGS-LYS Soru Cevap yazısına (yani yukarıdan tıklayınca gelene) yazmanız ama bu başlığa da yazabilirsiniz. Olmadı mail atın.

Sık sorulan sorular: (Bazılarının sık sorulduğu falan yok, ben kendim uydurdum)

S: Bu blog neden bir anda gezi blogu oldu?
C: Blog kişisel bir blogtu, önce YGS ile başlattım, şimdi exchange anılarımla devam ediyorum, 2 sene sonra bilgi teknolojisi alanında önemli gelişmeler görürseniz şaşırmayın. Ama blogu büyük kitlelere hitap edecek şekilde tutmaya çalışacağım.

S: Mail attım / bloga soru yazdım, cevap vermedin bile, ne iş?
C: Cevap vermediğim sorular:
1- Kahinlik gerektiren sorular. (Ne cevap bekliyorsunuz ki, yok ilk bikaç bine hayatta giremez git berbere çırak ol diye olumsuz cevap vermemi mi?)
2- Sayfalarca yazı yazmamı gerektiren sorular. (Bunu yapmamak için her şeyi buraya yazdım zaten.
3- X planını yaptım, şimdi y planını mı devreye sorsam yoksa z planı yeterli olur mu? minvalindeki aşırı kısa ve ucu açık, ayrıca gereksiz plan soruları. Bunları genelde kısaca cevaplıyorum da, ya zaten plan/program için ne düşündüğümü yazdım, niye aynı şeyi bir daha bana soruyorsunuz ki? Veya onlara hiç uymadıysanız niye daha öncesinde düşündüğünüz şeye göre hareket etmiyorsunuz?

S: YGS'ye az bir zaman kaldı. Aklım yeni başıma geldi. Fakat çalışmak için çok geç kaldım. Mezuna kalacağım.. (Bundan sonrasının devamı önemsiz.)
Alternatif: YGS geçti. Kötü bir sonuç geldi mezuna kalacağım....
C: Dur bi! Devamını düşünene kadar acilen yapman gerekenleri söylüyorum:
1- Kalan zamanda YGS'ye abanabildiğin kadar aban. YGS gerçekten bittiyse abanma tabii :)
2- YGS bitti, sonucu salla.
3- Abanabildiğin kadar LYS aban.
4- Ne yap et, bütün sınavlara hazırlıklı gir.
Bunu yaparsan faydaları:
- Sınavlara gerçekten hazırlanmış gibi girecek, gerçek bir aday gibi o sınavı vereceksin ve gerçek adayın hissettiklerini
Ve söylediğin gibi gerçekten hedeflerinden uzaksan ve mezuna kalma ihtimalin yüksek görünüyorsa çalışırken kaygılanmaman lazım. Şu an "nasılsa mezuna kaldım" diyorsun ve canın çalışmak istemiyor mu? Şu anda çalışmak için kendini motive edemiyorsan bir sene sonra motive edebileceğine nasıl inanabilirsin? Çalışmaya şimdiden başla, dolayısıyla kendini motive etmeye de şimdiden başla ki tecrübe edin.

Bakarsın sınav sonunda alternatif bir bölüm bulur, kazandığını görür, sevinir, bana teşekkür edersin? :)

S: Bloga niye hiç ders notu koymadın?
C: Not dediğiniz şey size bir hatırlatıcı görevi görmeli, dolayısıyla kendiniz almalısınız, veya hocanız dersi bir takım notlardan işliyorsa kendiniz eklemeler yaparak da kullanabilirsiniz fakat başkasının notunu aynen alıp göz atmak bence vakit kaybı. En fazla kitaplar da olup yeterince vurgulanmamış bir şeyi yakalarsınız ki bunun için de sayfalarca not karıştırmaya gerek yok, test ve denemelerde bunu yakalarsınız zaten.

S: Sen dershanelerin reklamını yapmışsın paso, fakat lanet olası paraleller çıktı, temel liseler çıktı o oldu bu oldu.
C: Yazıların yazılma tarihi Haziran 2013 arkadaşlar, 2013'te mezun oldum ben. Temel liseler hakkında yazı rica eden oluyor. 12. sınıfta işsizlikten bu konuları çok sık tartışırdık, fakat şu an çevremde bunları konuşan yok, 12. sınıftaki yeğenime mesaj atmam felan gerek ki yok öyle bir yeğenim şu anda, olsa bile benim taşıma suyla edindiğim bilgiden size bir hayır gelmez, siz daha fazla şey biliyorsunuzdur.

S: Müzikle derdin nedir? Herkes "Müzikle ders çalışılmaz" diye bir şey yok diyor. Beni de etkilemiyor. Sana neden inanayım?
C: E inanma o zaman kardeş. Nasıl rahat ediyorsan öyle yap. Ama benim söylediğimi de bir deneyip sonucu görmeni öneririm.

S: Bilkent'in X bölümü hakkında bilgi almak istiyorum.
C: O X bölümü bilgisayar mühendisliği değilse bilgi veremiyorum ama mail bırakırsanız veya sorularınızı yazarsanız gerekli merciilere ulaştırmaya çalıştırırım fakat direkt olarak o bölümden biriyle konuşsanız sizin için de benim için de daha iyi.

S: Bilkentle X üniversitesini kapıştırır mısın?
C: Bilkent'in iç sorunlarını ben biliyorum evet, fakat sizin tercih yapmanızı etkileyecek kadar önemli detaylar değiller bunlar, tercihlerinizi yine tercih kitapçıklarındaki bilgiler etkiler. İnternete kota getirmişler en son, ben bunu öğrenseydim "Hmm internete kota gelmiş, o zaman ben ODTÜ'ye gideyim." demezdim, "Bilkent'in verdiği parayla kendime internet bağlatırım la." derdim.

S: Bilkentle X üniversitesinin eğitimini kapıştırır mısın?
C: İşte bunun için X üniversitesinde de eğitim görmüş olmam gerek. X üniversitesi NUS'sa evet kapıştırabilirim, değilse hayır.
Ayrıca: bilgisayar mühendisliğinde eğitim karşılaştırmak gereksiz, dersler aynı, dersleri vermek için gireceğiniz sınavların konuları, dolayısıyla sınavlar aynı. Derslerde size öğretilmeyecek dolayısıyla kendiniz çalışmanız gerekecek şey aynı. Bilkent'te adam profesördür ama konuşması monotondur dersini dinlemezsiniz, başka bir üniversitede gençtir dinamiktir dersin nasıl geçtiğini anlamazsınız fakat bu detayı mezun olduğunuzda unutursunuz bile. ;)

Not: Dershanelerle ilgili en son böyle bir yazı yazmıştım, o sıralar dershaneler kapanacak diyordu şimdi kapanmayacak diyor, yine de işinize yarar, kopyala yapıştır yapayım:
Link: http://azimliyazar.blogspot.sg/2015/05/yeni-yaz.html 

Benim "dershaneye gidin" öğüdünü verirken düşüncem şunlardı:
- Dershane konuları günlere iyi dağıtmanızı sağlar çünkü bir plan üzerine hareket ederler ve tecrübeli oldukları için bu planı iyi uygularlar.
- Dershanede hocalara soru sorabilirsiniz.
- Denemelerle sıralamanızı sık sık görebilirsiniz. Denemelerle kaç net yaptığınızı karşılaştırırsınız ama sıranızı göremezsiniz ve tüm sınavlarda önemli olan kaç net yaptığınız değil sıranızdır.

Dolayısıyla bunlara alternatif bulmanız gerek. Ben yazılarımı güncellemek yerine fikirlerimi direkt olarak buradan paylaşayım:
* Kurs, etüt merkezi cart çurt artık ne varsa bunların haftalık planı vs varsa bunları alın, eski dershane hocalarıyla vs. konuşun. Özetle bir program edinin, kendiniz program yapmayın. Program da her zaman dediğim gibi 16:30-18:30 arası fizik şeklinde değil konu konu olmalı, normalde dershanede bu haftada şu konular biter şeklinde bir programa ihtiyacınız var.
* Soru sormak için etüt merkezi gibi bir şey varsa yazılmanızı tercih ederim. Forumlarla falan uğraşmayın, internet dikkat dağıtıcıdır, soru sormaya girersiniz kendinizi agar.io oynarken bulursunuz. (Not: Bu oyunda final haftasında birinci oldum, birinci olunca hücre çok yavaş ilerliyordu sıkıldım bıraktım bir daha oynamadım, siz de sıkılacaksınız, oynamayın. Zaten bunun yüzünden bir tane finalimi batırdım.)
* İl çapı ve Türkiye çapı denemeler her yerde var, araştırın girin. Tek sıkıntı hepsinde öğrenci profili farklı olacağından sıralamalarınızı karşılaştırmak zor olur. O yüzden oluyorsa bir lisenin, kursun veya etüt merkezinin denemelerine düzenli katılmaya çalışın. Olmuyorsa yapacak bir şey yok.

Singapur 29. Gün Johor

Tarih: 6 Şubat 2016 (Epey geri kalmışım.)

Bugün Çin yeni yılı münasebetiyle eğitim haftasonu tatili dahil olmak üzere 4 gün tatile girdi okul. Bir çok insan Malezya'ya aktı. "Orası çok kalabalık olur, hem Malezya'da da Çinliler yaşıyor bir çok yer kapalı olur." gitmeyin uyarılarını dikkate alıp Singapur'da kalmayı tercih ettim, fakat bir yerlere gitmekten de geri duramadım. Singapur'a yapışık vaziyette duran bir Malezya şehri var ismi Johor Bahru, epey de kuğul bir isim. Polonyalıyla oraya gidelim dedik.

Öncelikle böyle mükemmel bir karar aldığımız için kendimizi tebrik etmemiz lazım. Çin yeni yılı diye millet ülkeden kaçıyor veya akraba ziyaretine gidiyor, biz de o arada turistik gezi yapacaz diye araya karışıyoruz. Sonuç: şöyle bir ana baba günü var meydanda:


Pasaport sırasında 1 saat bekledik. 

Ülkeye girerken biraz sıcağa biraz da etraftaki insanlara bakarak (çoğu Çinli ve rahat giyimliler) "Yav burası Singapur'dan farksız gözüküyor." falan demiştik, gerçekten çok güzel laf etmişiz, dilimizi eşşekarısı soksun. Johor'u ben daha önce "Singapurluların alışveriş yapmak için geldiği yer." olarak duymuştum. İnternetten çok detaylı bir araştırma yapmamıştım nereye nasıl gidilir diye, tripadvisor'da 2-3 yer görmüştüm, demiştim tamam oralara gideriz, azıcık da şehirde turlar biraz alışveriş yapar döneriz çok kapsamlı bir şey olmasına göre gerek yok diye düşünmüştüm, bir de arkadaşlarla önceki gece 3'e kadar kart oynayınca açıp bir google earth'e bile bakamamıştım. (iyi halt yemiştim afedersiniz.) Durumu kurtarmak için checkpointte Johor şehrine ait harita, turist bilgileri falan aradım turist-info'da, öyle bir şey yoktu. Yalnızca Malezya'da / Güneydoğu Asya'da gezilecek yerler temalı kitapçıklar vardı.

Ülkeye girince bizi bir alışveriş merkezi karşıladı. İsmi City Square Mall. Burada bir şeylerden işkillenmeliydim zaten de.


Alışveriş merkezi bir hayli büyüktü. Biraz gezindik. Yemek yedik. Yemeği bitirdiğimizde zaten 3-4 filandı, o kadar çok kuyruk olunca epey zaman kaybettik, yine de 3-4 saat şehri turlayabilirdik. 

Tabii bir şehir varsa.


Dışarı çıktık. Böyle uzun bir yol var. Ortasında bariyerler var herhalde bir şey inşa ediyorlar. Karşıya geçmek çok zor. Karşıda oldukça kısa binalar var ama dipdibe girmiş, arkada ne var gözükmüyor. Yolu enine gezdiğimizde otoban gibi bir yere vardık, 1-2 kişiye yol sorduk ama İngilizce bilmiyorlarmış sonra biraz yürüdükten sonra anlaşıldı burada bir şey yok diyip geri dönüp karşıya geçtik. Karşıda da bir şey yoktu. Binaların arkasında geçeceğimiz sokağa benzettiğimiz bir yer acayip yerlere sapıyordu. Etrafta bir sürü adam vardı, kadın yoktu. Hindistan gibiydi. Tedirgin olup alışveriş merkezine döndük. 

Alışveriş merkezinde bir amcayı çevirdik:
Biz: Amcacım merhaba. Şehir merkezine nasıl gidebiliriz acaba?
Amca: Şehir merkezi mi?? Ne şehir merkezi??
Biz: ?
Amca: Şu McDonalds'ın olduğu kapı şehri merkezi. Oradan başka şehir merkezi yok benim bildiğim.

McDonalds'ın olduğu kapıdan çıktık ama yine aynı yer.

Anlaşılan yürüyerek bir yere varamayacağız, fazla zorlamayalım, otobüs taksi falan da uğraşmayalım zaten gezecek bir şey de yoktur, alışveriş merkezine dönelim dedik. Ben süpermarkete gidip konserve karides, konserve midye ve konserve ançüez (hamsiye benziyor) aldım. Süpermarkette pirincin çuvalla satıldığını görünce bir gülme geldi. Yurda dönünce karidesi bir tadayım dedim, karides değil soslu karides ezmesi gibi bir şey çıktı konservenin içinden. Adamlar onu bile pirinç pilavına göre dizayn etmişler.

Giysi mağazasından da şort aldım kendime. Giyim mağazasında da çeşit çeşit hırka, kapşonlu, mont falan vardı. Kim satın alıyorsa bunları..

Johor'un en güzel yanı Singapur'a dönmesi diyip gerisin geri döndük. 


Başka bir ülkeye seyahat edip hiç gezmeden gerisin geri dönmek de hayatımda yaptığım en lüks şey oldu böylece.

Singapurluların da bu şehirle münasebeti belli, şehrin girişindeki alışveriş merkezinde işlerini halledip dönüyorlar. :-) 

Bu saçma yazıdan çıkarmanız gereken şey de bir yere seyahat ediyorsanız iyice araştırmadan etmeyin. Özellikle seyahatten önceki gün gece üçe kadar kart oynamayın. Viyana'da tren istasyonundan çıkıp yürüyerek daha şehir merkezine gitmeden "yolumuzun üzeriymiş, şu sarayı gezelim bi." demiş biri olarak Asya'nın fakir memleketlerini fazla hafife aldım, bu son olacak. Gerçi Bolu'da bile valiyle kaymakamlık arasındaki ışıklandırılmış yolda romantik bir yürüyüş yapabiliyorken bu koskoca şehirde şehir merkezi nasıl alışveriş merkezi olur aklım ermedi. Melih sen misin?

Neyse yarın Malezya turuna başlıyorum. Daha kapsamlı bir yazı yazarım böylelikle.



Singapur 4. Hafta - Spin The Wheel & Müze

Tarih: 31 Ocak Pazar - 5 Şubat Cuma

Pazar hayvanat bahçesi dönüşü arkadaşlarla "Cards Against Humanity" diye bir oyun oynadık. Telif hakkı ilkokulumun müdür yardımcısına ait olan bu oyunun ("Çocuklar şimdi aklınızdan bir hayvan tutun. Tuttunuz mu? Hey sen söyle, evde tuz bulamazsan yerine ne kullanırsınız?" - "Sümüklüböcek!!" - "Haha bakın çocuklar çok komikmiş değil mi!?") temel amacı rasgele çekilen bir soruya desteden çekip eline aldığın rasgele 10 kartla cevap vermek, sonra gelen cevaplardan en iyisini seçmek. Soruların da cevapların da ya absürd ya cinsel içerikli ya da ikisi birden olduğunu söylememe gerek var mı?



Birkaç tane örnek vermek gerekirse: (buraya yazamadım) http://www.hexjam.com/uk/news/funniest-best-cards-against-humanity-answers

Oyunu oynamak isterseniz internetten bedava indirip yazıcıdan çıkarıp kesin oynayabilirsiniz, adamlar kendi sitelerinde oyunu halka sunmuş:

https://cardsagainsthumanity.com/

*

Çarşamba yeni yıl partisine çağırdılar, gittik. Singapur/Malezya/Endonezya Çinlilerinin Çin yeni yılında bir "Yusheng" (Yüşın diye okunur, ama ı'yı böyle a dermiş gibi okumalısınız, yüşıan diye de okuyabilirsiniz.) yapma geleneği varmış.

Düz adam moduna girip özetlersem: çoban salatası malzemeleriyle altın günü malzemelerinin "Yeni yıl kutlu olsun hubaleeeeey" naralarıyla havaya fırlatılıp karıştırılması ardından tabakla dağıtılıp afiyetle (!) yenmesinden oluşuyor bu gelenek.




Benzer geleneklerin Çin'de (Halk Cumhuriyeti olan) olduğunu biliyordum da, her şeyi karıştırıp yemek bunların aklına gelmiş. Rivayete göre cumhuriyet kurulmadan hemen önce bir İngiliz gemisiyle yurdumuzdan kaçan bir İngiliz muhipleri cemiyeti üyesi Türk, daha henüz bir İngiliz kolonisiyken Singapur'a varmış. İstanbul'da kumpircilik yapan bu eleman Çin yeni yılında bu malzemeleri sobada hazırladığı patateslere doldurup satıyormuş. Singapur Çinlileri bu karışımın çok süper bir şey olduğunu farkedince bu karıştırma geleneği doğmuş. (Şu an 15 saniyenizi çaldım evet.)

 - Entel mod on -

Yusheng karışımını (ne diyem bilemedim) oluşturan malzemeler aslında çeşitli Çin yeni yılı dileklerindeki kelime kalıplarının sesteşlerine karşılık gelen yiyecek malzemeleri. Yani "Yeni yılında bol bol gül." diyip tabağa gül koyup yemek gibi bir şey. Ama Çince her kelime bir veya birkaç heceden oluştuğundan ve heceler sürekli tekrar ettiğinden (sadece "şı" hecesinden oluşan 12 dizelik şiirleri var adamların. Şiirin başlığı: "Şı şı şı şı şı" yani "Taş Mağaradaki Aslan Yiyen Şair", inanmayan baksın: https://finecha.files.wordpress.com/2012/11/shi.jpg) bunu yapması çok kolay oluyor.

"Niyen niyen ( ) you yu."  Yeni yılınız bereketli olsun. Fakat bereket yani "yu" aynı zamanda balık demek. Fakat geleneği bozup arada vejeteryan Hindular olabilir diye balık atmadılar. Aslında benim bildiğim Budistler de vejeteryan ama yani bu kuralı sallayan yok ya da burada Budist yok, alayı Hristiyan olmuş, o yüzden de Jon, Ben gibi isimler almışlar, gerçi bazıları da benim gibi acı çekmemek için yabancı isimler kullanıyor halbuki kimlik kartında o ismin lafı geçmiyor. Neyse uzatmayayım.)
Balık da çiğ somon bu arada.

"Da Ji Da Li" Yeni yıl iyi şans ve kâr getirsin. Bunun için de limon sıktılar bi güzel ama ne alaka bilmiyorum.

"Cao say cin bao." Para ve mal gelsin diye karabiber ve tarçın eklediler. Amma paracılarmış.

Ardından bir şeyler getirsin diye yağ, havuç, turp, fıstık, susam bir de bazı kuru pastalarda kullanılan (şu çubuk gibi olanlar) ve dişlerinizi birbirine yapıştıran (çıtır un diye geçiyor ne olduğunu anlayamadım) şeyden kullandılar. Bu sonuncu "altın gibi un" anlamına mı ne geliyormuş. Geri kalan cümleleri yazmaya üşendim.

En sonunda alakaya maydanoz diyip ben de maydanoz ekledim tam oldu.

Böyle bir şey çıktı ortaya, kendim yapsam yemem:



Egzotik diye tadına baktık tabii. Ballı ekşili kelem (hani şu wasabiye sürülen) tadı geldi ağzıma.

O diğer gördüğünüz şeyler ise Çin yeni yılına has şekerlemelermiş. Özetlemek gerekirse: içi boş rulokat, içi dolu rulokat, bisküvi, biskremin kabarmış ve içi sünger gibi kıvam almış versiyonu (bunu nasıl yapmışlar çözemedim) ve ananaslı tart (bu güzel bayağı, başka bir yerde de yemedim.)

Ben tıkınırken telefonuma mesaj geldi. Fi tarihinde yurtta gerçekleştirilecek olan "Spin the Wheel" (Çarkıfelek yani) yarışmasına kayıt yaptırmışım. Yarışma kısa zaman içinde başlayacak, lütfen ortak salona teşrif edin, yoklama alınacak diye mesaj atmışlar. Yoklamada yok yazılırsam ne olacak o muamma.

*

Yüşınımı yiyip sıvışıp yeni maceralar için ortak salona doğru yola çıktım. Fazla teşrif eden olmamış, 3-4 kişi vardı ortak salonda. En sonunda da bi15-20 kişi olduk ama sanıyorum.



Bu yarışma da hayatımda katıldığım en işe yarar ve verimli yarışmalardan biriydi. Yarışma iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde önce çark (çarkı da sırf powerpoint kullanarak yapmışlar) bir yarışmacı seçiyor, sonra yarışmacı çarkı iki kez çevirip rastgele iki konu seçiyor ve konularla ilişki kurarak bir argüman yaratıp tartışmaya açıyor. Bu argümanı oluşturması için ise sadece 30 saniye süresi var. Bence beyin fırtınası yapmak için harika bir yarışma.



Yarışmayı tanışırken ismini tam anlayamayıp yanlışlıkla Zövek diye telaffuz ettiğim ("Hep siz mi yanlış telaffuz edeceksiniz len?") burada 2. dönemini okuyan Zoe isimli İngiliz exchange öğrencisi kızla, ismi "İyi Bayram" anlamına gelen, günün anlam ve önemine de oldukça uyduğu için tebessüm ettiren Singapurlu bir öğrenci sundu.  Yukarıdaki resimde konuların bazılarını görüyorsunuz.

Şans ilk İyi Bayram arkadaşımıza güldü. Adama gelen konular "Sel" ve "IŞİD" "-_-.
Sel ve IŞİD'i nasıl bağlayacaksın, akın akın geliyorlar mı diyeceksin diye düşünürken arkadaş Coğrafya mühendislerinden (öyle bir şey mi varmış?) faydalanıp bölgenin iklimini değiştirip teröristleri saklandıkları yerlerden çıkarabiliriz minvalinde bir argüman üretti ki akıllara zarar.

"Haze" (Hava kirliliği) konusu açıldı birkaç kere. Endonezya'nın yaktığı ormanlardan dolayı oluşan hava kirliliği büyük problem olmuş geçen dönem, dışarı çıkıp hava alamıyorduk diyorlar.

Aralarda da hep beraber Çin yeni yılı şarkıları söyledik, eğlenceliydi vesselam.



İlk bölümün son çarkını çeviriyorduk, dedim kesin bana çıkar şimdi bu. Aha bana çıktı. Çevirdim çarkı, ilk çıkan şey "Gay rights." Şanssızlığıma yana yana ikinciyi de çevirdim, neyse ki "Arrow To a Friend" çarkı çıktı, yarışmayı başkasına pasladım. Eheh ucuz atlattık.

İkinci bölümde çark iki kişi seçiyordu, her kişi çarktan rasgele bir konu alıp kendi konusunun neden daha önemli olduğunu savunuyordu, yani mini münazara. İkinci de kaçış olmadı, ilk ben çıktım. Karşıma ise bizim katta yaşayan profesörün karısı (ki kendisi bir hayli yaşlı) geldi. Onun konusu hava kirliliği benim konum ise "Yaşlanma" -_-. 30 saniye ikimizin içinde başladı.

O 30 saniye içinde kafama hiçbir şey gelmedi. Ama hiçbir şey ya. Hani zorladım kendimi ama kafamdan dumanlar çıkmaya başladı o derece.

30 saniye bitti. Bayanlar önden diyip profesörün eşine öncelik verdim. Ama anlaşılan onunda aklına fazla bir şey gelmemiş. "Hava kirliliği önemlidir çünkü herkesi etkiler ve ekonomik olarak zarar verir. " dedi geçti. Bu birkaç saniyede aklıma birkaç fikir geldi, başladım doğaçlamaya. Vay efendim ölmek güzel bir şeydir ama yaşlılık kötüdür hayat enerjisini emer (Bunu da profesörün yüzüne baka baka söylüyor lanet olsun.), 40 sene genç 40 sene yaşlı yaşamaktansa 60 sene genç yaşamak daha iyidir, bilim adamları yaşlanmaya çare bulsun, biz ölmeye devam edelim önemi yok diye çılgınca şeyler salladım.

Benden sonra bir maç daha attılar. Bu sefer mavi saçlı, komik tipli Amerikalı bir kızla Profesörün kendisi çıktı sahneye. Profesöre "IŞİD" çıktı, Amerikalı "IŞİD'e karşı bunları savunamam." falan diye mızmızlandı, sonra ona "Free Subject" çıkı yani konusunu kendi seçmesi gerekiyordu fakat aklına konu gelmedi, gitti çarktan "Obezite" konusunu seçti. Dolayısıyla konularını birbirine bağlayamadılar. Profesör "Ben bu konularda çok şey biliyorum. Aslında Malezya'da yaşıyordum fakat oradaki aşırı radikal gruplar yüzünden Amerika'ya göçtüm." diye söze girdi. 4. halife olayını falan anlattı. "Satrancı yasakladılar çünkü Kraliçenin en güçlü taş olmasına dayanamadılar." diye enteresan bir argüman attı ortaya. Ben "Yok hocam onlar o taşa kraliçe demezler. Satrancı da kumara teşvik ediyor diye yasakladılar." diyince hepsi aynı anda sözleşmiş gibi kahkaha attı.

Ardından Zövek "Hazır obezite konusu açılmışken, masada sizin için hazırladığımız Çin yeni yılı şekerlemelerini (niye yemediniz eşşek sıpaları!) alıp yurda götürebilirsiniz." dedi. Bu Çin yeni yılı sırasında 2-3 kilo aldım sanırım. Sonra herkes kucaklayabildiği kadar şekerlemeyle yurtlara dağıldı eheh.

*

Perşembe günü benim hiç dersimin olmadığı (gerçi öbür günler de dersim olduğu söylenemez, gitmiyorum ki.) gün dolayısıyla Singapur'u gezme günü. Sizin için sabah erkenden kalkıp (yurttan çıktığımda saat sabahın 15:30'uydu!!) 10 hektametre yol yürüyüp Doğal Tarih Müzesini ziyaret ettim. (NUS Lee Kong Chian Wing Natural History Museum diye geçiyor.) Müzeye yürürken yolda Davele karşılaştım, "Hayrola kardeş nereye gidersin?" dedi, "Müzeye." dedim, "Neden?" dedi, "Bugün hiçbir şey yapmadım, günü anlamlandırmak lazım." dedim. Bu felsefik cevap karşısında Dave önümde diz çöküp tövbe istedi.

NUS müzesi, aslında şu daha önce fotoğrafını attığım gri bina imiş meğer.



Singapur'daki yosunlu binalardan biri o da:



İçerisi karanlık, ormandaymışsınız gibi sesler geliyor. Adamlar konsept yapmış.

İçinde başka ülkelerden satın alınmış dinazor iskeletleri mevcut:



Yarım saatte bir filan dinazorların lazer şovu var, ama özel bir şey yok, daha çok "Geri kalan zamanlarda ışık kapalı kalsın da ışıktan tasarruf edelim." mantığıyla yapılmış gibi.

Müzeye girdiğinizde hücre/bakteri evresiyle karşılaşıyorsunuz ve insana kadar canlı türlerine bakıp bir şeyler okuyarak bilgi ediniyorsunuz. Biyoloji okusaydım çok hoşuma giderdi herhalde ama müyendiz olduğumdan hayvanlara bakıp çıktım.

Mikroskop falan da koymuşlar:



Buz devrine selam çakmışlar:



Öğrendiğim en (ve tek) ilginç bilgi ise, Güneydoğu Asya yağmur ormanlarında yaşayan bir çok hayvan "süzülerek uçma" adaptasyonu kazanmış. Bunun nedeni buradaki ağaçların uzun fakat alçakta fazla dalı bulunmaması, dolayısıyla hayvanların seçeneklerinin ya öbür ağaca atlama ya da yere çakılma olmasıymış. (Tam anladım mı emin değilim, ahanda orijinal metin: http://1.bp.blogspot.com/-PvmWgm8_UhI/VsIIBwbFrRI/AAAAAAAAA40/5zNyi67dZvE/s320/IMG_1725.JPG)

Kanatlarını açıp uçan sincapların yanısıra uçan kurbağalar, kertenkeleler hatta yılanlar mevcut!!



Buraya bile hediyelik eşya dükkanı açmaya üşenmemişler:



Akşam da müze gezisi dönüşü yemekhanede sinema eşliğinde pilavımı yedim:



Bu efso müze gezisinden sonra cumartesi günü Malezya'nın Johor Bahru şehrine gezi yaptık. Bu unutulmaz macerayı ise bir sonraki yazımda anlatırım.

Güle güle.

Singapur 23. Gün - Hayvanat Bahçesi

Tarih: 31 Ocak 2015 Pazar

Pazar günü 5 kişi toplanıp hayvanat bahçesine gittik. Hayvanat bahçesine de blog yazılır mı? dedirtmemek için kısa keseceğim.

Geçen perşembe exchange grubunda tanıştığım Hong Konglu kız ve onun Çinli bir arkadaşı ve benim exchange grubumdan bir Çinli arkadaşla geçen bahsettiğim Host Family programından Polonyalı geldi. İki Çinli lades olunca ben de beleş listening yapmaya başladım, bir yandan da Hong Kongluyla "Hangi meyveleri seversin?", "Ekşi ve sulu meyveleri severim örneğin yeşil elma." tarzı diyaloglarla Mandarinimizi pekiştiriyoruz.

Hayvanat bahçesinin tasarımı oldukça iyi. Bursa hayvanat bahçesinde hayvanları doğal ortamlarında göreceğim diye çitlerle hendeklerle ayrılmış 5-10 metrelik bir uzaklığa bakmanız gerekir ki onda da aslanın keyfi varsa gölgeden çıkar da görürsünüz. Burada ise hayvanın doğal alanının bir tarafını camla kapatmışlar, o kapatılan yerlere de kulübe gibi bir şey yapmışlar, insanlar oraya gidip hayvanlara daha yakından bakabiliyor.

Maymunlara bakılan kulübeye giriyoruz. Maymunlar oturuyor, yemek yiyor, güneşleniyor. İnsanlar onları çekeceğim diye birbirleriyle yarışıyor. Maymunlar insanlara bakıyor, popolarını kaşıyor. İnsanlar onlarla selfi çekeceğim diye iki büklüm oluyor.  Maymunlar açık havada, bizse kutunun içindeyiz.

Bu işte bir terslik var...



"Hey dostum benim evim insanat bahçesine bakıyor. Şu insanlar çok acayip yaratıklar sürekli ellerinde sopa geziniyorlar bazen durup sopanın ucuna uzun uzun bakıyorlar!.."

Bunlar da yürüyerek 2-3 saatte gezebileceğin hayvanat bahçesinde bile otobüse binen tembel tayfa:



Egzotik heykellerle ambians yapmışlar:



Burada wipeout parkuru gibi bir ortam var ama içinde hayvan yok. Yine de emeğe saygı:



Hayvanat bahçesinde kuru kuru hayvanlara bakmak yok. Her gün ikişer seanstan dört farklı hayvan şovu yayınlanıyor.



Şovda maymunlar yukarıdaki ipten amfiye iniş yaptı, ördekler sahneye akın etti, maymun ablanın omzuna çıktı vs. çok aman aman şeyler olmadı. Ben hayvanların sahneye çıkıp "I like to moving moving" diye şarkı söyleyip dans etmesini beklemiştim oysa ki :(

Bu şovdan sonra ara verip yemek (pilav) yedik. Çinli arkadaşlardan biri pilavına dokunmadı. Buranın pilavlarını beğenmiyormuş. Bıyık altından güldüm.

Görme engelliler unutulmamış:



Bu hayvanı lise biyolojisinde işlemiştik:



Bu kaplumbağa yemek yiyeceğim derken kendi yemek olmuş:



Şu çocuğun da tüm hayvanat bahçesiyle fotoğrafı var, ne zaman arkamı dönsem çocuğu bir şeylerle fotoğraf çektirirken buluyorum. Aile costu çıkarma derdinde:



NUS'ta her köşebaşında su sebili var, suya para vermek gerekmiyor. Anlaşılan bu Singapur'un geneli için geçerli, burada da etrafta egzotik lavabolar mevcut:



Tuvalete bile konsept yapmışlar (tuvaleti bile çektim evet)



Fil şovuna gittik. Hepimiz fil Lasah'ı göreceğiz diye çok heyecanlıydık, nefeslerimizi tutup gelmiştik fakat malesef Lasah Erasmus'a gitmiş:



Fil şovu ufaktan uykumu getirdi. Bi 15 sene önce görseydim çok hoşuma giderdi herhalde ama.. Hayvanat bahçesini gezmeyi bitirmiştik zaten, bir sonraki şov 30 dakika sonraydı ve köpek şovuydu. Değişik milletlerden Yeteneksizsinizlere, Ajun Ilıjalılara maruz kalmış insanlar olarak onu da görmeyelim dedik.

*

Dönüşü 3 Çinli ve ben taksiyle yaptık. Taksici hippi kılıklı bir amcaydı. "Çok şanslısın genç adam 3 melekle berabersin." falan diye takıldı bana. Türk olduğumu öğrenince "Hangi takımı tutuyorsun, Galatasaray mı?" dedi bana nihahaha. "Bizim ülke (Singapur) üç şeyi çok sever. Yemek, alışveriş yapmak, şikayet etmek." dedi. Sanki başka yerde farklı da :d "En çok kuyruklardan şikayet ederler." dedi. Aklıma Eminönü'ndeki baklava izdihamı geldi. Bizde herkes her zaman ip gibi dizilsin de canımı yesin.





Singapur 3. Hafta - Çin Mahallesine Dönüş

Tarih: 25-30 Ocak 2016

3. haftada fazla bir atraksiyon olmadı, atraksiyon olan günleri ayrı bir yazıda yazıyorum zaten de. Bir de blogu günü gününe tutmayınca ne oldu ne bitti unutmaya başladım, bundan sonra günü gününe yazıp gereksiz detayları kendime saklayacağım sanırım.

3. itibariyle izlenimlerimi yazayım:

(Not: Birbirinden alakasız konulardan bahsettim ama konusu farklı yazıları * ile ayırdım, sıkıldığınızda öbür *'a atlayabilirsiniz. Yazıları günlük yazar gibi yazdığım için sıkıcı kısımlar olabilir elbette.)

Sabah yemekhaneye kahvaltıya iniyorum. Menü: pilav + ondan bundan. Akşam yemeğine iniyorum menü yine pilav + tavuk. Bunu yakınarak paylaştığımda facebooktan bir arkadaşım "Ekmek yerine yiyorlardır." diye yorum yaptı. Bu doğru değil kesinlikle, ben ekmek yemiyorum, kahvaltıda yulaf ezmesi, öğlen/akşam da bulgur pilavı, makarna, börek, patates gibi alternatifler bulabiliyorum. Bulgur pilavı büyük bir nimet gerçekten, keşke buraya gelmeden yanıma bi 5 kilo bulgur pilavı alsaymışım. Arkadaş, koskoca Asya camiasında tek karbonhidrat kaynağı nasıl pirinç olur hala aklım almıyor. Soruyorum adamlara "Niye Çin/Malezya/Hint kısmından makarna/patates çıkmıyor?" diye, "Onlar Çin yemeği değil." diyorlar. Kardeş patates Amerika'da bulundu diye Kızılderili yemeği sayıp hiç yememek mi lazımdı yani? Bu kafayla nasıl tartışılır bilemiyorum.

Çorbalar da bir garip yok. Ihlamur gibi çorbalar var: https://1.bp.blogspot.com/-R12mSNPSGrY/VrCdlu3IyAI/AAAAAAAAAyo/3p3QH13FQX4/s320/2016-02-02%2B18.36.11%2B%25282%2529.jpg

*

Halkın %15'i Malezyalı Müslüman diyorlar ama Malezyalı falan yok burada. "Niye hiç Malezyalı yok okulda?" diye bir soru yönelttiğimde "Malezyalıların hayat felsefesi farklı ya, okumayı sevmiyorlar, daha çok hayatın tadını çıkarmanın peşindeler." şeklinde acayip bir cevap aldım. Tam tersi olması gerekmiyor muydu? Nasip kısmet.

*

NUS'ta Bilkent'ten farklı olarak dersler 2 saat ders + 1 saat tutorial + lab (her dersin labı yok, katılmak da opsiyonel) olarak işleniyor. Lab verilen ödevleri yapmamız için bilgisayarların bize ayrılması gibi bir şey, bazılarını T.A.'ler yönetip yardım ediyor. Tutoriallardan önce ise çözmemiz için soru veriyorlar, tutoriallarda onları çözüyorlar.

Bu hafta tutoriallar başladı. İlk tutorialıma Çinli bir abi girdi, sorulara sadece bir göz gezdirdiğim için bakıştık uzun süre abiyle. Sonra baktı ben yabancıyım, söz istemediğim halde soru sormaya başladı. Bu arada sınıfın geneli de sessiz zaten, onlar da çalışıp gelmemiş. Adamın söylediklerinden de pek bir şey anlamadım, klasik Çin aksanı :(

"Bu Çin aksanına niye bu kadar takıldın? İngilizcen iyi olsaydı anlardın." gibi bir düşünce oluşursa kafanızda şöyle bir örnek vereyim. OS tutorialında (gerçi veren Singapurlu) adam şimdi size x modelindeki blablayı anlatacağım diye başladı yardırmaya fakat daha başta x'in ne olduğunu anlamadım ben. "Afedersin anlamadım bir daha tekrarlar mısın ismi neydi bu modelin?" diye sordum, "eseydisiks" diye bir cevap aldım. Uzun uzun beynimde işleme almam gerekti bunun ne olduğu çözmek için. SAT-6? SAD-6? S86?. En sonunda doğru cevabın x86 olduğunu farkedip kendime kızdım fakat şu varki aksanına alışık olmadığınız biriyle konuşurken kısa bir zaman dilimi içinde böyle bir sürü kelime duyuyorsunuz ve ancak konuşmanın anafikrini anlayıp "Ok" diyip geçmek zorunda kalıyorsunuz.

Neyse ki sonraki tutoriala Alman bir abi girdi. Almanlık bir harika dostum, Almanlığa sahipsen İngilizce'yi İngilizlerden de Amerikalılardan da akıcı ve anlaşılır konuşabiliyorsun. Ders sonu yoklama aldı Alman abi, benim ismimi okumadı, yanlış mı geldim diye kontrol edeyim dedim "Senin kim olduğun apaçık belliydi adını o yüzden okumadım." dedi. Anlaşılan diğer elemanları birbirine karıştırıyormuş eheh. Sonra da ismimi nasıl telaffuz edeceğini öğrettim. Öbür tutoriala ise hocanın kendisi girdi. Tutorialları da hep salı gününe yükledim, dolayısıyla sadece Salı günleri okula gitmem gerekiyor. Cuma günleri işlenen dersleri internete koyuyorlar fakat dersler verimli geçtiği için ben gidiyorum yine de. Pazartesi, çarşamba okula gitmiyorum. Perşembe zaten okul yok. Bilkent'te haftanın beş günü sabah akşam derse gitmekten ders çalışmaya vakit bulamazken burada epey rahatladım, ama beş tane bilgisayar mühendisliği dersi alıp programı coşturmasaydım iyiydi.

*

Pazartesi *nihayet* bizim yurdun Captain's ball (burada anlatmıştım) takımında oynayayım dedim. Paris'in müzelerinden kopup gelmiş, Eyfel kulesinin vücut bulmuş hali Meks kardeşimiz oyunu domine edene kadar eğlenceliydi. Basketbolda sadece boyla işi götürmek mümkün değildir, iyi atabilmek de önemlidir (pota altı deneyimlerden yola çıkarak söylüyorum bunu :)) ) fakat bu oyunda "pota" sandalyeye çıkmış bir oyuncu olduğu için çok aşırı bir teknik de gerekmiyor. 2 metrelik Meks kardeşimiz topu sandalyedeki elemana "Al abi arkadan iki kişi" der gibi uzatıyor sonra sayı oldu diye millet seviniyor.

Salı günü Game Development dersinde oyun fikirleri sunumları vardı. 11 kişi sunum yapacaktı, ben ve lab arkadaşım Sü dahil. Hoca önce çıkmak isteyenlere öncelik verdi ve ilk olarak bu tipte bir kız çıktı:



Kız İstiklal Marşı okuyan küçük kız videolarındaki gibi öyle bir gazla yardırdı ki tüm hevesim kaçtı. Sunum rehberinde 2-5 dakikalık sunumlar yapın diyordu ben de 4-5 tane slayt hazırlayıp gelmiştim, maşallah daha ilk çıkan kişi TedTalks videolarındaki gibi 10 dakika için yıllarca hazırlanmış gibi. Ejderha olup etrafı darmaduman edebileceğimiz bir oyun tasarlamış. Onu dinlerken ben darma duman oldum.


Neyse ki ikinci sunumda kalite gözle görülür bir biçimde düştü, adam word belgesinden sunum yaptı ahaha:


Bu arkadaş da canavarla insanların savaşacağı bir korku oyunu tasarlamış (savaştığımız kişiden nasıl korkacaksak), korku oyunlarını sevdiğim için en yüksek buna verdim.

Ama NUS öğrencilerinden beklediğim randımanı alamadım kesinlikle. Kimse sadece Oculus Riftle tam randımanın alınabileceği bir oyun düşünmemiş. Hepsi normal bilgisayar oyunları anlattı sonra "Oculusla yapılsa güzel olur." diye ekledi. Dolayısıyla anlatmaya değer bir şey göremedim ben.
Ben agar.io klonu oculus riftli 3D birincil şahıs bir oyun düşünmüştüm fakat sorulan sorular yüzünden sunumlar oldukça uzayınca bana sıra gelmedi.

Ertesi hafta ben de sunum yaptım. (kronolojik sırayı bozuyorum burada) Agar.io burada da çok popüler, öğrenciler de benim fikrimi beğendi. Hoca herkese google form linki atmıştı, insanlar oyunları oradan puanladı. Benim puanlarım hayli yüksekti:


Fakat hoca yanlışlıkla 1. günde verilen puanları da 2. gün sunanlara katınca herkesin ortalaması 2.5'lara falan düştü. "Tamam, bu bana ev ödevi olsun akşam sonuçları açıklarım." dedi, merakla bekliyorum.

*

Sıcak, nem, anfi, klima dinlemeden Dota oynayan eleman, seni de unutmadık:



*

NUS'ta ders işlenmeyen iki tane bomboş hafta var, biri 6-7. hafta arası ismi "Recess Week", biri de finallerden önce, ismi "Reading Week". Bu iki boş hafta Exchange öğrencileri civardaki ülkeleri rahat rahat gezsin diye oluşturulmuş. Ben de gezi planları için kolları sıvadım ama arkadaş, kimi tanıyorsam Burma gibi, Vietnam gibi, Filipinler gibi fakir fukara yerleri görmek için uçağa dünyanın parasını ödüyor. Çoğu Kuzey Amerikalı, yokluk nedir görmemişler tabii merak ediyorlar. Ben de Bali'ye gideyim uçak da, hosteller de ucuz, (hostel günlük 10 lira kahvaltı da dahil, kahvaltıda martı omlet servis ediyorlar sanırım) birkaç gün kafa dinleyeyim dedim. Ama Bali'ye giden hiç tanıdığım yok. Exchange öğrencileri grubunda bir excel tablosu oluşturmuşlar x tarihinde x yerlerine gidecekler diye. Oradaki kişilerle iletişime geçtim. 3 kişilik kemik bir grubum oldu. Hiçbiriyle daha önce karşılaşmamıştım.

Birine yolda rastlayıp tanıştım. "Hey seninle Bali'ye gidecektik değil mi?" "Aynen kanka, selam bu arada ben Turujan" şeklinde enteresan bir muhabbetimiz oldu.

Öbür arkadaşla çarşamba günü öğlen yemeğinde buluşalım dedik. Facebooktan gördüğüm kadarıyla hayli güleryüzlü, enerjik ve eğlenceli bir tip. Devekuşu üzerinde fotoğrafları var. Amerika'da yaşıyor ama aslen Asyalı (buradaki exchangelerin %99'u gibi). Neyse buluştuk elemanla.

Adamın yüzü sirke satıyor.

Daha beni ilk gördüğü andan beri yüzünden düşen bir parça. "Nereden çıktı bu şimdi." bakışı var adamda. Süper soğuk bir karşılıklı yemek yeme seansının ardından nihayet birkaç çift laf edebildik. Çin yeni yılında Jakarta'ya gideceğim dedi, "Jakarta hakkında kötü yorumlar okudum." dedikten sonra adamın aslen Jakartalı olduğunu öğrenip yine çenemi tutamamamın verdiği şokla sessiz kalıp pilavımı yedim. Adam sonra "Yandaki kadınlar senin dediğini duydu şimdi senden bahsediyorlar." dedi. Sonra biraz gezi hakkında konuştuk. "Kalabalık olmazsa eğlenceli olmaz ben de gelmem, birilerine daha soracağım." falan dedi. "Tamam" dedim. "Bali'ye çok gittim, ailem çok geziyor, dört tane pasaportum var, bir tanesinde basacak yer kalmayınca yenisini veriyorlar." filan diye hava attıktan sonra enteresan bir şey öğrendim kendisinden. Skyscanner tarzı siteler kullanıcı profilini takip edip duruma göre fiyatlandırma yapabiliyorlarmış. Örneğin mac bilgisayardan alım yaparsanız daha fazla ödeme olasılığınız varmış. Veya aynı uçuşu birkaç kez kontrol edince fiyat artıyor gibi. Bunlar mit midir bilmiyorum, macim olmadığı için teyit edemiyorum ama şöyle bir haber buldum: http://www.cnet.com/news/mac-users-pay-more-than-pc-users-says-orbitz/

Elemanı sevmediğim için kendime yeni bir hedef seçeyim dedim ve bu sefer Malezya'ya uzun ve kapsamlı bir gezi hazırlamış, gidilebilecek yerleri ve yapılabilecek şeyleri detaylı bir şekilde yazmış ve bütçe dostu bir plan yapıp facebook nus exchange grubuna atmış Hintli bir ablaya mesaj attım. Akşam yemeğinde buluştuk, o ve bir arkadaşı beraber gideceklermiş. Niye beraber takılmayıp grupta arkadaş aradılar onu anlamadım. İkisi de master öğrencisi. İşin ilginç tarafı Doğu Avrupa gezilerimi de Hindistanlı bir arkadaşla yapmıştım hep, nostalji olacak :P Fakat o eleman hiç konuşmuyordu, bunlar ise susmak bilmiyor ehehe. Sonuç olarak Malezya'ya gideceğim şubat sonu gibi.

Bu akşam yemeğine giderken yolda Singapurlu bir arkadaşla muhabbetim oldu, "Malezya tehlikelidir aman kalabalık git." tarzı bir şeyler dedi. Buna karşılık Hindistanlı abla Vietnam, Kamboçya ve Tayland'ı tek başına otobüsle gezmiş, bir sıkıntı yaşamadım diyor. Takdir ettim.

*

Çarşamba akşamı Korece "Language exchange" (Dil değişimi? Yok ya bunu Türkçeye çevirince kötü oluyor.) sunumu vardı. Lisede sınıfımıza gelip ülkelerini tanıtan yabancı misafirler gibi sunum yapıyorlardı. Bu sunuma ben de çok özenmiştim, kaydolup Türkçe ve Türkiye sunumu yapacaktım ama benden başka sunum yapmak isteyen Türk çıkmamış. (Ne tembelsiniz arkadaşlar ya.) "Seni başka bir etkinliğe ayarlayalım." dediler. Onun yerine Türkiye kültürü üzerine değişik bir tarzda sunum yapacağım "bir ara". Detayları sunumu yapınca veririm.


Burada Kore kızlarına da bir parantez açmak lazım: ( 

Hızlı konuştukları için fazla bir şey anlayamadım dersten, adamlar karakterlerin yanına okunuşunu da yazmışlar ama karakteri okumak daha kolay neredeyse. Kore yemekleri dağıttılar sonra, yemek dediğim de Kore pilavı. Yok arkadaş benim bir çiğköfte yapmam elzem oldu artık.

O değil de Language exchange sayfasındaki öbür dil sunumlarına ve geçmiş dil sunumlarına da baktım, hep "Korece, Japonca, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Felemenkçe" var. Gerçekten çok ufuk açıcı sunumlar olmuş, bu sunumlar olmasaydı kimse Almanca nedir bilemezdi, Felemenkçe de günlük hayatın bir parçası zaten, Türkçe de neymiş, bakkaldan bile öğrenirsin. İnsan gerçekten sinir oluyor.

*

Perşembe günlerim boştu, bir şeyler yapalım diye whatsapp grubuna mesaj attım. "Biz Universal Studios'a gideceğiz, istersen sen de gel." dedi biri. Baktım, tatilya gibi bir yer, olur dedim. Fakat gece Kamboçya'ya uçacakları için hepsi vazgeçti. Öyle kalakaldım. Düşündüm de, ben ilk hafta perşembe günü büyük bir grupla Çin mahallesine gitmiştim. O gruptan samimi olduğum birkaç kişiye mesaj attım ama "Tutoriallarım başladı artık perşembelerim boş değil." dediler. Grubun geri kalanı tuz-buz oldu zaten, bir daha haber alamadım onlardan. Yalnız Alman arkadaş "Universal studiosa gelirim, başka yere gelmem çoğu yeri gezdim zaten." dedi. Maşallah millet gezmeyi bitirdi ben burada klavye başında gezdiğim 2-3 yeri heyecanlı heyecanlı anlatıyorum. "-_- Malesef Alman arkadaş da satışı koydu ve ben kendimi yine exchange grubundaki ilanlara bakarken buldum. "O zaman ben de kendi çetemi oluştururum!!!1!! Uuuu I'm breaking bad!!" nidalarıyla "Perşembe günü boş olup gezmek isteyen var mı?" diye mesaj attım. Birkaç kişi döndü ama hiçbiri universal studiosa gitmek istemedi. Dönenlerden biriyle aynı yurttaymışız, bir kahvaltı edelim dedik. Kız Hong Kongluymuş ama Surrey/İngiltere'de okuyormuş (duyar duymaz Harry Potter'ı yapıştırdım.). Tatlı dilli biri. Pazar günü hayvanat bahçesine gitmek üzere sözleştik ama onu sonra anlatırım.

*

Perşembe akşamı "RC4 (bizim yurt) Müzik Kafesi açıldı!! Aşağı inin haydee." şeklinde bir ilan gördüm, dedim neymiş bu kafe ineyim. Meğerse bizim mahjong oynadığımız ufak oyun odasını kafeye çevirmişler, canlı müzik eşliğinde kruvasan arası mangal sosis yiyor millet. (Buna "supper" diyorlar, iyi neyse ki pilav değil.)




*

Cuma günü OS'tan çıkışta daha önce bahsettiğim Singapurlu arkadaş ve ben Tayvanlı bir exchange öğrencisiyle tanıştık. Yine Çince'de aktım, "Sen neredeyse diyalog seviyesine gelmişsin." dediler 8). Sonra Tayvanlı arkadaş "Ben de birkaç Türkçe kelime biliyorum." dedi ve akabinde kayınvalideme saydırmaya başladı. Bu ne arkadaş, nerede Türklerin gazabına uğramış yabancı varsa gelip beni buluyor, sanki tüm Türkler sözleşip "Turula söv." diyip dünyanın dört bir yanına salmışlar bunları. Ama ben de tanıdığım herkese küfür öğretip sizden intikamımı alacağım görün bak. Şimdi yaktım çıranızı küfürbazlar.
Aksanı da iyiydi namuzsuzun.

*

Cuma akşamı daha önce bahsettiğim Host Familly Programme'da evsahibi ailem olan Profesör ve hanımı bizi Çin Mahallesine çağırdı. "Ben daha önce gitmiştim oraya, boş verin gelin Bali'ye gidek." diyemedim tabii, mecburen ikinci Çin Mahallesi çıkarmasını da yaptık.

Gezide daha önce bahsettiğim Koreli ve Polonyalı, Polonyalı'nın arkadaşı bir de hocanın daveti üzerine gelen Polonya asıllı Kanadalı bir kızdı vardı. Polonyalı, arkadaşıyla Katar aktarmasında tanışmış. Arkadaşı Katar'ı gezmiş bir güzel, "Gelmeden önce biraz çekincelerim vardı ama hiç öyle düşündüğüm gibi çıkmadı." falan dedi. Polonya'dan taşınıp çalışacağı yer ise Jakarta. Nihal'i harcayacaklar matmazel.

Bu sefer iki tane yerliyle gezince çok apayrı yerlere gittik. Önce bir Çin restoranına gidip acılı ekşili çorba içtik (Çin mutfağında olup da Türk mutfağında eksik olan tek bir şey varsa o da budur bence, tadı enfes gerçekten), sonra tatlı yedik. Buradan getirdiğim baklavayı hocaya hediye etmiştim, hocaya "Nasıldı?" diye sorunca "Çoook tatlıydı." cevabını aldım. Şimdi farkettim ki arkadaş bunların tatlıları da tatlı falan değil, çikolatalı kızarmış ekmek yer gibi hissettim kendimi. Daha önce de Hans Landa'ya özenip büyük umutlarla söylediğim Apfelstruder de elmalı börek gibi bir şey çıkmıştı.

Ardından ikili bizi yerel satıcıların bulunduğu yerlerde gezdirdi.

Çin mahallesinden manzaralar:

Burada kurutulmuş etler var; vah vah, tavuk ne hale gelmiş:


Bir yerde ise bir sürü tatlı satıcısının sıralandığı pazar gibi bir yer var.



Keke bir abi var Çince anonslar yapıp sattığı sabuna benzeyen tatlıların paketlerini elinde patlatıp millete turist/yerli dağıtıyor. Daha bir sürü lokumcu, kuruyemişçi falan var "alın tadın" diyenler hatta zorla verenler... Profesör "Sadece burada gezerek doyabilirsiniz diyor. Durumu özetleyen karikatür:


Keşke şu karikatürü anlamını kaybetmeyecek şekilde anlatıp insanları güldürebilseydim ama olmadı. Malesef hiçbir zaman bu karikatüre bakıp anlayıp gülemeyecekler :(

Benicio Del Toro'nun dağıttığı bu tatlının ismi ise kuş yuvası:


Bir shot kuş yuvası içtim. Hocaya sordum "Bunun ismi niye kuş yuvası?" Hoca dedi ki "Kuşlar yuvalarını salyayla yapar." Dedim herhalde kıvamı kuş salyası gibi olduğundan böyle bir istiare yaptılar. "Peki neyden yapılıyor bu?" dedim. "Kuş salyasından." dedi. Yüzüne baktım ciddi mi diye. Ciddiydi.

*

Beleş tatlıları tıkınırken kızların bir fotoğraf satıcısı önünde durduğunu gördüm. Bir abla evlilik fotoğrafları sergisi açmış, "Bakın bunları Tayvan'da çektim." diyor. Daha doğrusu böyle demiyor "Tayvaaaan tayvaaaan asdasfs." falan diyor, çünkü İngilizce bilmiyor. (Sonradan öğrendim ki Çin mahallesindeki bir çok satıcı "Mainland"dan (Çin'e "mainland" diyorlarmış, anavatan gibi bir şey olsa gerek) gelmeymiş o yüzden İngilizce bilmiyorlarmış.) Beni ve Polonyalıyı gösterip Çince "Siz sevgilisi misiniz?", ona cevap vereyim derken kendimi anlamsız ama eğlenceli bir Çince diyalogta buldum.

Ben: Yo yo, biz sadece arkadaşız.
Abla: Haa, tamam. Sen nereden geliyorsun?
Ben: Ben Türkiye'den geliyorum.
Abla: Haa, Türkiye Türkiye.. (Sonraki söylediklerini pek anlayamadım.)
Ben: Sen kebab yedin mi?
Abla: Yok, henüz yemedim.
Ben: (İkinci kur biter, birinci kur cümlelerine geçilir.) Seninle konuşmayı seviyorum.
*Burada "-inle" anlamı veren Çince kelimeyi söylemeyi unutup grameri tutturamayınca kadına yanlışlıkla "Seni konuşmayı seviyorum." demişim. Kadın ters ters bakıyor ne diyor bu diye. Bu arada hoca ve karısı yerlerde. Neyse ki onlar hatamı düzelttiler.*
Abla: Nice to meet you!!
Ben: Seninle tanıştığıma sevindim. (Çince biter) Bay bay.
Abla: (Türkçe) Güle güle şerefsiz seni.
Ben: Hönk!?

(Sonuncusu şakaydı.)

*

Geçen bloga koyduğum Çin mahallesinde çektiğim fotoğrafların biri Hindu tapınağına aitmiş meğerse, yeni öğrendim. Çin mahallesinde Hindu tapınağı olması bir hayli ilgi çekici. Acaba cami de var mıydı diye baktım şimdi Google'dan, varmış:


Hocadan öğrendiğime göre devlet bunlar ibadetten çıkınca kaynaşsınlar diye yakın yerlere farklı dinlerin tapınaklarını inşa etmiş. Tahmin edeceğiniz üzere kilise de var Çin mahallesinde. Fakat kapı kapı dolaşıp misyonerlik yapmak yasakmış. Bunu söyleyince aklıma hemen Yehova'nın şahitleri geldi. Bratislava'ya ilk adımı attığımda karşılaştığım kişiler Yehova'nın şahitleri olmuştu, broşür dağıtıyorlardı, ellerinde Türkçe broşür de vardı,  bayağı donanımlıydılar. Singapur'da hükümet yasaklamış bunların dinini. Güldüm.

Çin mahallesindeki Hint tapınağından birkaç fotoğraf (yorumsuz bu sefer :))






*

Yazıyı da yoldan geçerken rastladığım, köpekleri garip bir hale sokmuş amacı ne bilmediğim şu amcayla bitireyim:



*

Alakası yok ama şu şarkıyı çok beğendim, burada paylaşayım dedim, sabahları güne güzel başlatır: