Doğu Avrupa 22. Gün - Krakow: Serin Hikayeler

Otobüs terminaline girdik, alışveriş merkezi gibi bir yerdeyiz. Gelişmiş şehrin farkı belli oluyor hemen. Çıktık. Hostele gitmek için tramvaya gideceğiz ama gidemiyoruz, eski şehrin orada yol çalışması mı ne varmış, tramvay oradan geçmiyor dediler. İyi ki dedim gelişmiş şehir diye. Eşyalarla kan ter içinde hostele gidiyoruz.

Hostelin ismi "Good Bye Lenin Hostel", ismi çok güzel olsa da şu ana kadar ki en saçma hostel deneyimi oldu malesef, Krakow'a içmeye gelen İngilizlerle (gerçi bir tanesi İrlandalı bir tanesi Alman'dı ama farkı anlamak zor) aynı odada kaldık, dolayısıyla adamları anca sabah ve gece görebildik. Neyse en azından gürültü yapmadılar.

Dışarı çıktık. Planım hazır günlerden cumartesiyken bir "Pub Crawl" yapmak. Pub Crawl turist rehberlerinin turistleri (İngilizleri) toplayıp bar bar dolaştırması, arada da turistlerin sohbet etmesi. Crawl emeklemek veya sürünmek demek, niye bu adı koymuşlar bilmiyorum. İki sene önce Budapeşte'de gittiğimde eğlenceli gelmişti, barların güzel konseptleri vardı tur hem ucuzdu da. Belki burada da eğlencelidir diye yazılalım dedim. (60 zloty/liraydı, pahalanmış.)

Tur rehberlerinden biri Ukraynalı'ydı. Kızın şehri işgal edilmiş, o da buraya gelmiş.

Gittiğimiz ilk barda beer pong oynadım (bardağın içine top atma oyunu). Daha önce oynamamıştım, sadece iki masa ötedeki arkadaşın bardağına topu basket atarak skillerimi konuşturmuştum. O da son isabetli atışım olmuş, Krakow'da bir tane bile sokamadım ya la. Partnerim olan İngiliz (gerçi Gallerliymiş ama farkı anlamak zor) ilk başlarda "it is okeeey" dese de oyundan sonra beni her gördüğünde "Senin oynayacağın oyunu ben." demeye başladı. Bu da böyle bir anımdır. Adamın oyununu trolleyip alt kata indim, Hak iki Amerikalıyla muhabbete girmişti. İzlanda'da kamptalarmış, İzlanda'ya gidip üç hafta ayılarla mahsur kaldıktan sonra Avrupa'ya dönmüşler. Kampı perişanlık olarak gördüğüm için beni pek açmadı. Bir saat sonra diğer bara geçtik.

Ne barı? Pub Crawl bir anda "Düğün salonu crawl"a döndü. Tıka basa clublara girip duruyoruz. Muhabbet bitti. Ama iyi dans ettim. Yalnız beraber dans ettiğim insanların beni İtalyan Türk olduğumu öğrenince dansı bırakması gibi abuk olaylara şahit oldum. İtalyanım demek lazım anlaşılan. Si.

Aklıma "Inglourious Basterds" isimli efsane filmden şu sahne geldi:


Özetle Krakow'da Pub crawla gitmeyin.

*

16 Temmuz 2017 Pazar

Bugün plan sabah yürüyüş turuna katılıp, akşama doğru değişiklik olsun diye bir daha yürüyüş turuna katılmak. İki sene önce Krakow'a gittiğimde (ve ne yaptıklarımı bloga yazmaya üşendiğimde) yürüyüş turuna da gitmiştim, bir çok şeyi hatırlıyorum ama yine de hafızamı tazeleyeyim diye yine katıldım.

İki sene önceki turda İngilizcesi benim seviyemde olan bir tur rehberi anlatmıştı şehri, adama sempati duymuştuk aaa yerel rehber bileğinin hakkıyla kazanıyor falan diye. Artık İngilizce'de "level atladığım" için şimdi sempati duymazdım, görünen o ki Polonya da level atlamış, bu sefer İngilizcesi süper olan bir tarih öğrencisi geldi, adam işini gerçekten hakkıyla yapıyor. İtiraf ettim zaten "İngilizce'n çok iyiymiş." dedim, "Sağol ya, arada belli ettiğim oluyor." dedi. Yardımım dokunsun diye tripadvisordan hakkında yorum da girdim.

Krakow yürüyüş turu için en iyi şehir. (Sıralama yaparsam 1- Krakow, 2- Belgrad, 3- Budapeşte. Belki 4. de Prag olur.) Şehirde hem ortaçağ tarihi var, hem de üzerine bol bol efsanelerin anlatıldığı enteresan mimari yapılar, yakın tarihte de görmüş geçirmiş, kalesi var, ilginç heykelleri var, her şey var.

Krakow Polonya'nın ilk başkenti. Litvanya ve Polonya birleştikten sonra 1596'da kolaylık olsun diye başkent Varşova'ya taşınana kadar eşbaşkent olarak kalmış (öteki başkent Vilnius). Diğer Ortaçağ Polonya şehirleri gibi (aslında diğer tüm Avrupa şehirleri gibi) nehir kenarına kurulmuş. Şehri önemli ve zengin kılan detay tuz madenlerine sahip olması. O zamanlar yarım kilo altın bir kilo tuza denkmiş (öeeeeeh)

Krakow'un önemli bir özelliği diğer Polonya şehirleri gibi Almanlar tarafından yakıp yıkılmaması. "Krakow Alman şehridir, niye yıkalım ki?" demişler. Asıl hasarı Ruslar vermiş Almanlara saldıracağım diye. Ama Almanlar tünelden kaçıp şehri terk edince onların da aşırı bir zararı olmamış.



Burası Slowacki Tiyatrosu, 1893'de kurulmuş ve işgal altındaki Polonya'nın dil ve kültürünü kaybetmemesi konusunda önem sahibiymiş. Böyle bir işlevi olan bir yerin kurulmasına nasıl izin verdiler merak ettim, araştırdım, meğer Avusturya özerk bölge ilan etmiş Krakow ve çevresini o ara (Galiçya'yı) Krakow serbest kalınca sanat falan gırla, Leh Atina'sı ve Leh Mekkesi (?) diyorlarmış Krakow için.

Krakow Eski Şehir Meydanı. Evet diğerleri gibi burası da pazar meydanıymış. (Pek güzel çekememişim malesef, gören intihar eder) Ortadaki saat kulesi.



Saat kulenin arkasında bir tane daha eski şehir meydanı var, aslında tek meydan var ama ortadaki binamsı ikisini ayırıyor. Meğerse dünyanın en eski alışveriş merkeziymiş bu. Kuyumcular falan var içeride. Zara var :) Pek ilgi çekici değil.

Diğer tarafta St. Mary Bazilikası diye ünlü bir bazilika var, bu bazilikanın fotoğrafını çekmediğimiz için kendimi ve arkadaşımı ayrı ayrı tebrik ederim. Neyse zaten kadraja sığmıyordu. Şöyle bir şey: (normalde bu kadar güzel gözükmüyor ve hiç bu kadar tenha görmedim burayı)



Kaynak yazacaktım ama fotoğrafı aldığım site açılmıyor resmi koyup kapatıp gitmişler.

Bazilika'nın bir kulesi diğerinden uzun. Efsaneye göre iki mimar kardeş yarışıyormuş kuleyi uzatak. Biri diğerini kıskançlıktan öldürmüş sonra kendi de intihar etmiş. Biraz Habil ile Kabil hikayesine benziyor. Gerçek şu ki kilisenin yarısı sonradan ekleme.

Bazilika'nın üstünden bir trompet sesi duyuluyormuş (biz duymadık), çalan melodi aniden kesiliyormuş. Bunun nedeni Moğollar buraya geldiğinde tepedeki trompetçi var gücüyle çalmış halkı uyarmak için ama Moğol okçusu almış façasını aşağı.. Bu hikayeyi yıllar önce kendisine "Neden bu melodi aniden kesiliyor?" diye sorulmasından bıkan bir rehber uydurmuş, fakat turistlerden birinin yazar olduğundan habersizmiş. Dolayısıyla durup dururken böyle bir efsanenin yayılmasına sebep olmuş. Hikayenin aslını çok hatırlamıyorum, pek ilginç değildi, kapıların kapanmasına mı ne işaret ediyormuş, memlekette yıkılmadık kapı kalmayınca melodiyi de kısaltmışlar. (Bu Krakow da ne efsane yaptı.)

Tavus kuşunu beğendim:



Keçi (jazz festivali için dikilmiş)



Bıçak:



Eeee? Hırsızlık yaparsanız kulaklarınızı ve burnunuzu keseriz hırsızlık yaptığınız anlaşılır ona göre diye asmışlar :P

Burası Jagiellonian Üniversitesi (Jagiellonianlar Polonya-Litvanya birleşince Polonya'ya hükmeden Litvanyalı aile)



Buraya tur eşliğinde ikinci girişim, yine dışını çekmeyi unuttum. Herhalde bina yine kiremit rengi olduğundan sıradan gelmiş, önemli bir yere girdiğimi fark etmemişim.

1364'e kurulmuş, Polonya'nın en eski üniversitesi. Kopernik buradan mezun. Buraya erasmusa gelmezdim ben.

Tek turist biz değiliz:



Wavel kalesine doğru gidiyoruz. Azıcık tepede ama çıkmaya değiyor. Harika binalar var.



Geniş bir yeşil alan, kenarlarda zambaklar. Fotoğraf cenneti ama ben yine becerememişim:



Bunu kim yapmışsa Gotik, Rönesans, Barok ne varsa karıştırmış:



Krakow'un sembollerinden biri ejderha. Kalenin yakında büyük bir mağara varmış. İçinde ağzından ateş saçan bir ejderha yaşarmış. Kral "Bu ejderhadan beni kim kurtarırsa kızımı ona vereceğim." demiş. Sonra yeşil bir dev gelmiş ve.. Yok o başka hikayeydi. Elemanın biri kuzunun içine sülfür doldurup ejderhaya vermiş. Ejderha onu yemiş. Sonra çok fena susamış. Nehirden su içmiş, çok ince karnı patlamış ve ölmüş. Arkadaş nereden buluyorsunuz böyle hikayeleri.



Ejderhanın pek estetik bir görünümü yok. Ara sıra ağzından ateş çıkartıyor o olay. Ankara'nın yeni belediye başkanı ben olursam osuran adam heykeli yapıp trolleyeceğim.

Tur bitti. Hostele gidip dinlendik. Ardından Yahudi turuna katıldık ama onu sonra anlatırım.

Doğu Avrupa 20. ve 21. Gün - Wroclaw: Hayat Güzel Cüceler Falan



14 Temmuz 2017 Cuma

Polskibusteyim. Berlin'den çıktıktan bir saat kadar sonra sallanmaya başladık, dedim yollar dandikleşti herhalde Polonya'ya girdik. Açtım konumu baktım harbiden öyle :d

Wroclaw'a varıp hostele yürüdüm. Odaya vardığımda Hak'ı her zamanki gibi uyurken buldum ahaha. Kıllık değil mi, uyandırdım hemen. Poznan'da iki gece daha takıldıktan sonra ertesi gün Bidigoş diye (yazılışı Bydgoszcz) dandik bir şehre gitmiş. (Aslında fotoğraflarda güzel gözüküyor da oldukça küçük bir şehir, postdoc abla atlayabilirsin demişti.) 23 yaş altı olimpiyatları varmış onu izlemiş, katılımcılara tişört veriyorlarmış, o da dağıtan adama ısrar edip kapmış bir tane. (Adam da Türk mantığıyla hareket etmiş :d)



Oradan Wroclaw'a geçe otobüsüyle gelmiş. Gerçi ikisinin arasındaki mesafe 5 saat. Uyumuş bir şekilde. Sabah cumaya gitmiş, oradaki Erasmuslarla tanışıp biraz takılmış, sonra gelip uyumuş. Henüz gezmemiş. Dedim hadi çıkıp gezelim.

Wroclaw (benim için) gezinin en zayıf halkası. Aklımda kalan çok az şey var. Biraz da o yüzden bu yazı o kadar gecikti, çünkü hatırlamadığım şeyleri araştırmam ve Hak'a sormam gerekti. (Adam Bosna'da Polonyalı bir kızla Wroclaw muhabbeti yaptığı için çok iyi hatırlıyor.) Üşendim ben de.

(O değil de "Çok okuyan mı bilir çok gezen mi?" diye derler ya aha işte onun cevabı "Çok okuyan ve iyi dinleyen bilir." Çünkü beleş yürüme turunda anlatılanları internetten bulacağım diye canım çıktı. Çoğunu bulamadım da.)

Aslında bu şehir kötü değil, olay şu: Varşova, Gdansk, Poznan ve Krakow'u gezdikten sonra bir şehir hiç yeni bir şey vaat etmiyor. İstanbul, Eskişehir, İzmir, Konya ve Ankara'yı gezdikten sonra Bursa merkezi gezmek gibi bir şey. Wroclaw gördüğüm en son "yeni" Polonya şehri. Başka bir şehri daha gezseydik muhtemelen aynı şeyleri düşünecektim.

Ekşi sözlükte bu şehre "Polonya'nın Eskişehri" demişler içerdiği yoğun öğrenci nüfusundan dolayı. Tanıdıkça bu fikre katılıyoruz. Ulaşımda tramvayla, aynı eses. Eskiden Breslav isminde bir Almanya şehriymiş, Polonya batıya ötelenince Polonyalıların olmuş.

Akşama doğru çekilen birkaç rasgele resim:



Her tarafta cüce heykelleri var, neden bilmiyoruz. Yarın öğreneceğiz.



Yolda bir kutu oyunları kafesi gördük (Ankara'da arada giderdik)



İçeride sevdiğimiz oyunların (Catan) spin-offları vardı ama Lehçe olduğu için almadık. Dükkana bakan eleman "İstediğiniz zaman gelip oynayabilirsiniz ücret istemez." dedi ama tabii kısıtlı zamanımız olduğu için bunu yapamadık. Uzun süre kalsaydık yerellerle kaynaşmak için iyi fırsattı.

Diğer Polonya şehirlerinde olduğu gibi eski şehrin ortasında koca bir meydan, muhtemelen eskiden pazar yeriydi. Yine görkemli bir kilise meydana eşlik ediyor.



Eski şehirdeki klasik rengarenk Polonya evleri. Hava güzel olduğundan Poznan'dakilerden güzel gözüküyorlar, Varşova'dakilerden de:



Alexander Fredro (edebiyatçı) heykeli. Burası Türkiye olsaydı heykelin önündeki teyze çekirdek çitliyor olurdu herhalde :P



At arabaları turistleri eğlendiriyor:



Tomb Raider maskesi gelmiştir:



Sokak müziği yapan ablalar:



Hostele döndük. Hosteldekilerle tanıştık mutfakta, biraz muhabbet ettik. Amerikalı bir eleman vardı sakal bıyık karışmış. Avusturya'da bilgisayar mühendisiymiş, sonra naptığını tam hatırlamıyorum işi bırakmıştı galiba, geziyormuş şimdi de. İsmi de Nathan idi. Sonra mutfağa İngiliz bir kız geldi. İkisi konuşmaya başlayınca biz mal gibi kaldık, Hak gülümsedi "İki native buldular birbirini konuşuyorlar bize laf düşmüyor." diye. Ben de "Oğlum bunların muhabbeti bitmez, sıkıcı zaten, bu cuma gel dışarı çıkalım." dedim. Odaya git.

Odada garip bir şey oldu, sabah geldiğimizde bomboş olan odanın içerisi Asyalı kızlarla dolmuştu noluyoruz dedim. İki tane Taylandlı, dört tane Hong Konglu kız vardı, hepsine kendi dillerinde selam verdikten ve isimlerini sonsuza kadar unutmak üzere öğrendikten sonra "Yaa ben bir şey isteyeceğim sizden, bunu istemem biraz tuhaf ama ne yapayım tutamadım kendimi." dedim. Kızlar tedirgin bir şekilde birbirine baktılar. "Selfi alabilir miyiz!!!??" Kahkaha attılar ve olur tabii dediler. Selfi sevmeyen Asyalı olur mu zaten :) Fotoğrafı facebookta paylaştım babamın yorumu "Avrupa'nın ortasında Asyalıları toplamışsın oldu."

Sanırım bir proje için geliyorlardı ama neydi unuttum. Biraz Hong Kong üzerine konuştuk. Çinle Hong Kong'un sözleşmesi varmış, 20-30 sene sonra bitecekmiş, o zaman HK Çin'e mi bağlanacak, ne olacak bilmiyorlar. ABD-Çin gerilimlerini de düşünürsek kötü şeyler çıkabilir oradan.

Sözleştiğimiz gibi çıkıp kulüplere gittik. Hak sabah namazda tanıştığı Erasmuslularla karşılaştı. "Öğlen namazda gece kulüpte ha." diye şakalaştılar. Burada gece kulüpleri bir pasajda birikmiş hep. Bir-iki tanesine girdik. Öyle aşırı tıklım tıklım değildi (belki okul kapandığı içindir) yine insan vardı ama. Benim keyfim pek yoktu kısa zamanda döndük. İçeride klasik olarak Despacito, Rockabye, Shape of You'nun yanı sıra Polonya şarkıları çalıyordu (yazılarda hiç şarkılardan bahsetmediğimi fark ettim bir anda) Hak biraz daha takıldı.

Geceden bir fotoğraf:



*

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Sabah topluca bir kahvaltı yaptık, masada Amerikan, İngiliz, Japon, Türk, (yine Polonya'da iş arayan bir) Ukraynalı. Bir kişi masanın ucunda ortada oturdu, İsa'nın masası gibi mübarek diye dalga geçtik.

Amerikalı elemanla yürüme turuna katılalım diye sözleşmiştik, katıldık. Polonyalı bir eleman sunuyor. Berlin'deki İskoç kızdan sonra iyi geldi, arada tekliyor ama en azından ezbere okuyor hissine kapılmıyoruz.

İlk öğrendiğimiz şey Wroclaw'ın nasıl okunduğu. Wroclaw'ın l'si aslında çentikli l ve "w" diye okuyor. Yani aslında Vrotswaf diye.

Bu sanırım Eski Şehir'deki meydandaki tek komünist binaydı, direkt göz zevkini bozmaya yönelik, işlevsel olsun diye



Televizyon izleyen cüce:



Kasaplar sokağındayız, bu da "kesilen hayvanlar anıtı". Koyunun dışkısına dokunmak uğur getiriyormuş efem. Açıkçası bu tip heykelin bir tarafına dokunmalı Japon turist atraksiyonlarını çok gördüğüm için pek açmadı. Turistlerden de dokunan olmadı, onlar da çok doymuş.



Hapsolmuş cüce:



Lamba direğinde striptiz yapan cüce:



Bu restoran Avrupa'daki en eski restoranmış:



Buradaki teyze eve sarhoş geldi diye adama kızıyordu sanırım:



Gardiyan cüce:



St. Elizabeth Kilisesi (Pazar meydanındaki kilise değil)



Bu kilisenin kulesine şimşek çakmış, kule göçmüş. İnsan kaybı olmamış, sadece bir kedi ölmüş ve bir bira şişesi kırılmış. (Bira önemli tabii). Kilise Protestan kilisesi. Katolikler "Bakın işe yanlış yoldasınız Allah çarptı kulenizi." demiş. Protestanlar ise "Hayır ya tersine şimşek çaktı ama Allah melekleri görevlendirdi, melekler kuleyi insanları öldürmeyecek şekilde yere yavaşça indirdi işte mucize." demiş. Kedinin yavruları ise "Miyav" demiş.

O elim olaya ilişkin rölyef:



Wroclaw üniversitesi, mavi kapıyı beğendim.



Bu üniversite 9 tane Nobel ödülü çıkarmış başarılı bir üniversite. Bizimkiler başka şeyler için geliyor ama xd

Bilim cücesi:



Wroclaw üniversitesi ve hemen önündeki çıplak adam heykeli. Her şeyi kumarda kaybetmiş.



Rahipler "Gençlerin ahlakını bozuyor." diye heykelin kaldırılmasını talep etmişler, ama boşuna.



Burası "Ossolineum", eskiden hastaneymiş, şimdi kütüphane olmuş. Rehberin anlattıklarını pek hatırlamıyorum, bu yer bahçesinde güzel kızların resim çizdiği yağlı boya tablosundan çıkmışçasına güzel ve huzurlu bir yer olarak kaldı aklımda.



Nehrin karşısına geçmeden önce rehber bir mola verelim dedi. Kapalı bir pazar yerinde mola verdik.

UFO şeftali:



Mekanın pek bir olayı yok da, bizim Amerikalı'nın oturuşu tam bomba. Bizim Sincan oturuşu olarak bildiğimiz, Doğu Avrupa'da ise "Slavic Squat" olarak bilinen oturuşu hakkıyla yerin getirip uyudu herif :)



Wroclaw'da 15 Temmuz Anması (Tam da denk gelmiş ha)



Nehir:



Nehirde çamaşır yıkayan cüce: (heh bi sen eksiktin)



Burası aşıklar köprüsü, aşıklar aşklarını kilitleyip anahtarlarını denize atıyor.





Çilingir cüce:



Nehrin karşısındaki görkemli ama aşırı klasik kilise:



2. Dünya savaşı sırasında Wroclaw Almanların Rusya'ya karşı son kalesiymiş, savunmak için uğraşmışlar. %70'i yıkılmış, diğer tüm Polonya şehirleri gibi. Kilisenin üzerindeki bu top izi de o günlerden yadigar olmalı, gerçi paint terk gibi duruyor.





Rehber turun sonunda asıl sadede geldi. Niye her yerde cüceler var?

Diğer yazılarımda bahsettiğim gibi Polonyalılar Rusları sevmez, belki de Türklerden nefret ettiklerinden bile fazla. Patka "Benim Alman arkadaşlarım var iyi insanlar. Biz tüm halkları severiz, Ruslar hariç." diyordu. Rusları sevmemelerinin nedenleri saymakla bitmez. Bu nedenlerden biri komünizm diye tutturup Polonyayı baskılayıp fakir bırakmaları.

1980'lerde (tam zamanı) Polonya'daki komünist rejime karşı üniversite öğrencileri tarafından mizahi bir protesto harekatı (bir nevi Polonya gezicileri) "Orange Alternative" ("Turuncu Alternatif") ismiyle Wroclaw'da başlamış. Amaç pasif ama absürt bir şekilde otoriteye karşı eylemler gerçekleştirmek. (Gdansk'ta da Solidarity harekatı vardı ama onun hakkında fazla bilgi edinememiştik. İşte bu o Solidarity'nin trollüsü.) Eylem de etrafa cüce graffitileri çizmek, şehrin anlamsızca cücelerle dolması, duruma anlam veremeyen polislerin "Komiserim bunlarla napak?" diye durumu üslerine bildirmesi. Cücenin maskot seçilmesinin olayı şu: cücenin Lehçesi "krasnolud", Rusça kırmızı olan "krasny"'i simgeliyor, komünizmin rengi de kırmızı ve Kremlin'in bulunduğu meydan da "Kızıl Meydan". Oraya bir gönderme var. Kızıla alternatif de turuncu :)

Eylemler yerini daha saçma eylemlere bırakıyor, yüzlerce kişi turuncu tişörtler giyip sokakta Gargamel'in istifa etmesi için bağırıyorlar. Başka bir enteresanlık da tuvalet kağıdının çok nadir bulunan bir ürün olması ve üniversitele öğrencileri de üniversitelerden tuvalet kağıtlarını çalıp halka dağıtması. Komünistler çantalarda tuvalet kağıdı arıyormuş :))

1989'da komünizm çöküp Polonya özgürlüğe kavuşunca cüceler de şehrin maskotu olarak kalmış. Artık 350'yi aşkın cüce varmış şehirde. "Aman sakın cüce görünce içmeli oyun oynamayın." diye uyarıyor tur rehberi. (Sokakta içmek yasak zaten.) Cüceler çalındığı için artık hepsine GPS koyuyorlarmış.

Biz şahsen cüce avına çıkmadık, gördüğümüzü çektik.

Bankamatik soyan cüce:



Tur bitti. Nathan'ın önerdiği "Süt Barı" yani "öğrenci yemekhanesi"ne gittik. Harbiden öğrenci yemekhanesi çıktı burası.



Komünizmden kalma ucuz yemek sağlayan bir yermiş, içeride hep yereller var, öğrenci ve yaşlı amcalar. Sıraya girip yemek seçiyoruz, fiyatlar çok uygun, tek sıkıntı menüden hiçbir şey anlamıyoruz. Ispanaklı mantı ver ablacım bana diye evrensel kelimeleri kullanarak ilerliyoruz.

Yemekten sonra saat dörtteki otobüse kadar geçirecek zamanımız vardı. Hak dinlenecem ben dedi. Ben bir de Yahudi Yürüme Turuna katılayım dedim Nathanla.

Şehir meydanında bir cümbüş vardı, neydi bilmiyorum.



Güzel motorlar:



Futbol gösterisi mi milli maç mı?



Yahudi turunda bir saat takıldım sadece, otobüsü kaçırmayayım diye hostele döndüm. Aklımda kalan tek şey yerden spiral gibi kıvrılan dikili taş, rahipler "İmana gelin, dünyevi mallarını yakın demişler." Polonyalılar da eşyalarıyla beraber Yahudileri de yakmış. Olan yine Yahudilere olmuş.

Amerikalı Nathan daha önce "Buradan sonra Krakow'a gideceğim, belki sizi orada da görürüm." demişti. Tur boyunca gitmeden facebook adresi istemek için zaman kolluyordum ki tüm tur ekibi kalkışa geçip elemanla aramdaki mesafe açılınca basiretim bağlandı ve "Nathan benim gitmem lazım görüşürüz." diyip kaçtım.

Hakla uzun süre istişare yaptık "Yahu adama ayıp oldu, adam bizimle takılmak istiyordu, hödük gibi hiçbir iletişim bilgisi almadık, Krakow da koca bir şehir." Anlaşılan Nathan kısa bir anımız olarak kalacaktı öyle.

*

Otobüs saat 4'te. Hak "Neden bu kadar erkene aldın?" dedi. Ben de "Oğlum otobüs 10 zlotydi (10 lira), akşama doğru da bir şey yapmayız gece Krakow'da eğleniriz diye aldım." dedim. O gün bugündür düşünüyorum şehirler arası 3-4 saat süren yol nasıl 10 lira oluyor? Bu Polonyalılar neyin kafasını yaşıyor? Berlin'de şehir içi metro bileti daha pahalıydı la :)

Otobüs terminaline çantalarla yürüyerek gidiyoruz (pintiliğe bak) yetişmek için acele ediyoruz. Bir yandan da Hak'a "Neyse yetişemezsek yanan 10 lira :)" diye moral veriyorum. Tam son yolcu bindikten sonra yetiştik adasdadfasfd. Kurulduk otobüsümüze ve Polonya'da gezeceğimiz son ve en güzel şehir olan Krakow'a doğru yola koyulduk.