Doğu Avrupa 10. Gün - Varşova: Eski Şehir

5 Temmuz 2017 Çarşamba



Otobüsten indik. Donuyorum! Ukrayna'dan sonra burası deli soğuk. Hemen terminale girdik evlerinde kalacağımız arkadaşın uyanmasını bekliyoruz.

Bundan iki sene önce IAESTE aracılığıyla Slovakya'ya staja gitmiştim. İlk yurt dışı tecrübemdi ve oldukça keyifliydi. Birer Hindistanlı, Pakistanlı, Amerikalı, Kanadalı, Makedonyalı ve iki Türkle beraberdik (hepsi erkek :P) yurtta kalıyorduk. Aynı yurda daha sonra Polonya'daki Lublin Teknik Üniversitesi'nden Polonyalı stajerler gelmeye başladı Erasmus aracılığıyla. İyi arkadaş olduk.

Benim gitmeme bir hafta kala aynı yerden Patka isimli bir kız geldi. Hayatımda tanıştığım en tuhaf insandı. Komik ve şirin konuşurdu, İngilizcesi peki değildi hatta çok kötüydü, anlamayınca "Vaaaaat" der dururdu. Sürekli parasızlıktan dem vururdu, "Bilet alamadığımdan ülkeye dönemiyorum Xd" derdi ama içki sigara gırla ahaha. O sıra ben de Slovakya'da yiyecek bir şey bulamadığımdan, bir de orada Erasmus yapanlar bana bir sürü gıda malzemesi bıraktığından yemek yapar dururdum, beraber yerdik. Tarhana çorbasını sevmişti. :d Arkadaşlığımız kısa sürdü, buluşmaya söz verip ayrıldık. Sonra birkaç gün mesaj atsam da "Neyse ya, bir daha nerede göreceğim?" diyip yazmayı bıraktım (eşşek kafam) Ama Polonya'yı sevme nedenlerimden biri oldu (öbürü de Singapur yazılarında kendisinden bahsettiğim postdoc yapan abla)

Şimdi Polonya gezisi planlıyordum ve tabii buluşmak istiyordum ama ortada bir sorun vardı, kız manita yapmıştı. Tuhaf bir buluşma olabilirdi. Ama hiç ses etmeyip Polonya'dan fotoğraf atmaya başlasam saçmalamış olacaktım. En iyisi yazayım geleceğimi de sonrasına bakarız dedim.

Attığım ilk mesaja ("Sa naber") cevap olarak "Sarhoşum, yarın yaz." cevabını aldıktan sonra ertesi gün bir daha attım. Attığım anda "Buluşmalıyız! Varşova'da kalacak yerin var mı? Yoksa bizde kalabilirsin!" dedi. Açıkçası bunu diğer buluştuğum kimse teklif etmedi, yabancıların kolay kolay yaptığı bir şey değil. Sadece Polonyalı abla "Şehrin dışında köyde kaynanamda kalıyorum, burada kalacak yer yok malesef." demişti. Anlaşılan yaptığım tarhana çorbası harbiden lezzetliymiş.

Saat 8:40, terminalin internetin yazıyorum geldik diye ama uyuyorlar. Açık adresi ve otobüs numaralarını vermişti, dedim binelim bir tanesine orada sim de alırız.

Otobüste öğrenci bileti 2.2 lira/zloti, yetişkin bileti 4.4 lira/zloti ki bu Ukrayna'dakinin 10 katı neredeyse. İki yıl önce 5 zloty 3 lira falan ediyordu ama şimdi neredeyse eşitlenmiş. O yüzden yazıda kafama göre zloty veya lira yazacağım bundan sonra.

İnsanlara baktım, insanlar Kiev'e göre epey çirkinleşti, Ankara üniversitelerine döndü, Bilkent'in biraz altında. Yanımda oturan kıza zonelarla ilgili soru sorayım dedim, kız harika bir İngilizce'yle cevap verdi dinlerken mest oldum. İşte medeniyet! Varsın o kadar güzel olmasınlar. Zone olayı da şu: çoook uzaktaki yerler için ekstra haraç kesiyor devlet.

Sabah trafiğine mi takıldık ne olduysa, bir saat sürdü terminalden evlerine gelmek. Otobüste beleş wifi vardı, uyanmışlardı, geliyoruz yazdım.

İndik. Görükle gibi bir yerdeyiz, etraf öğrenci evleri. Patka arkadaşıyla uzaktan gülümseyerek geliyor. Sarıldık. Sevgilisi Kuba ve arkadaşı Grajina (aslında bu kızın gerçek ismi değilmiş de "huysuz yaşlı kadın" anlamına gelen bu lakabı takmışlar nedense.) ile tanıştık. Evlerine gittik.

Ev iki katlı, sahibi Vietnamlıymış (gereksiz bilgi) pek anlaşamadıkları için ne kadar kira ödediklerini bilmiyorlarmış :d Evde kaç kişi yaşıyor pek anlamadım ama 7-8 yaşıyorlar gibi, çiftler beraber yaşıyor. Hepsi ya yeni mezun işsiz, ya da işe yeni başlamış, mastırını henüz tamamlamamış olanlar da var. Pat salondaki çekyatı gösterip “Biriniz burada yatabilirsiniz.” dedi sonra çekme işareti yaptı ama uygun İngilizce kelimeyi bulamadığından “Youu caaaaan…. [çekiyor]………. make it bigger.” dedi, hepimiz koptuk, kendi de koptu :D

Ekmek üzerine sürülü peynir ve pastırma yiyip çay içip kahvaltı yaptıktan sonra yatıp uyuduk. 

Kalktık, turistik geziye başladık. Önce “Bilinmeyen Asker Anıtı”na geldik. Asker anıtının olduğu meydanda in cin top oynuyordu, “Neden böyle dedim?”, “Hava çok soğuk.” dediler. Hava Ukrayna'ya göre gerçekten çok soğuk, üzerime hırka giydim.



Bilinmeyen Asker Anıtının orada iki asker nöbet tutuyor ve bir tabelada da Polonya tarihindeki önemli savaşlar var. Patka'ya söylemiştim ben tarihi severim bana bol bol anlatın diye. Kuba anlatmaya başladı. "1939'da Wizna savaşında 800 Polonya askeri 40000 kişilik Alman ordusuna karşı savunma yaptı, üç gün boyunca pes etmediler." Bu savaşa "Leh Termopylae"i deniyormuş, Termopylae şu 300 Spartalılar'ın Persler tarafından bozguna uğratıldığı filmi çekilen savaş. Bunun gibi birkaç tane daha ilginç savaşları var merak eden buyursun.



Kahramanlıklarla dolu savaşları listelemişler. 1683 Viyana Savaşı da mevcut D:

Kuba "Şimdi bir bilmecem var. 18. yy.'da Rusya, Avusturya ve Almanya Polonya'yı işgal etti. Bu işgali tanımayan tek ülke hangisidir?" Hikayeyi gelmeden önce okumuştum. "Bizimkiler. Ama ellerinden "Lehistan elçisi nerededir?" diyerek protesto etmekten başka bir şey gelmedi kusura bakmayın :d"

Bu bir Siren heykeli. Siren şehrin sembolüymüş. Neden bilmiyorlar. Ben de timsah olmayan memlekette neden Bursa'nın sembolü timsah onu bilmiyorum zaten.


Yürüyüp şehir merkezine doğru gitmeye başladık. Bizimle aynı gün Trump reis de gelmiş. Gelişini pek hissetmiyoruz. Etrafımda polis gördüğümü hatırlamıyorum. Sülalem raat bir ülke.



Kopernik heykeli. Polonyalı bir vatandaş abimize fuların pek yakışacağını da düşünmüş, haklı çıkmış.



Czapski (Çapski) Sarayı. Önündeki heykel Polonya'nın son kralı Józef Poniatowski'ye aitmiş. (Adamı pek sevmezdik dediler.)

2010'da Rusya'nın Smolensk kenti civarlarında Polonyalı bakanları taşıyan uçak düşmüş, Polonya başbakanı, bakanlar, milletvekilleri, hava, kara, deniz ve özel kuvvetler komutanları ve bir takım önemli kişiler, toplam 96 kişi vefat etmiş, kurtulan olmamış. (link) (Uçaktakiler Katyn katliamını anmak üzere Smolensk'e gidiyormuş. İki dünya savaşının başında Almanlar batıdan Ruslar doğudan girince Polonya ordusu teslim olmuş, Sovyetler askerleri kampa almış, Stalin "öldürün" emri vermiş. Katyn katliamı da bu.)

Kuba "Ruslar cesetleri, enkazdan geri kalanları geri vermiyor. Bu bir söylenti ama muhtemelen bu kaza onların işi." diyor. Ekşi sözlükte de kaza hakkında "Ruslar komutanların üzerindeki flashbelleklerden bir çok önemli sırrı almıştır. Hırsızlara karşı eve alarm kurduktan sonra cüzdanı hırsızların eve götürüp düşürmek gibi." diyorlar.

Bu olayın üzerine her ay insanlar bu sarayın önüne çelenk bırakıyorlarmış.



Eski şehre giden sokak:



Eski şehire bakmak için tepeye çıktık. Kiev'de meydan cıvıl cıvılken burada fazla bir şey yok. Bir tane Winnie The Pooh var o kadar. Güvenlik güçleri var Trump'tan dolayı ama az. Depresif bir atmosfer hakim havadan dolayı. Eski evler çok güzel fakat arkada manzarayı bozan yeni binalar da mevcut.

Burası Plac Zamkowy yani Kalemeydan (efso çevirdim)



Yandaki kilise arkalara doğru uzuyor, kadraja sığmadı bi :D



Wisla (Vistül) ırmağı:



Kuleden gözüken "Bilim Kültür Sarayı", içinde ne var bilmiyorum:



İnip kiliseye girdik. Kilisede görevli abi tam kapıyı kapatıyordu ki Kuba bir şeyler söyledi kurbanın olam bizi de al amca dedi, boş kiliseye girdik. Sonra baktık Hak geride kalmış, kapıyı açıp onu da alıp hemen kapattı reis.

Bugün kısır günüymüş:



İçeride Romalı heykelleri var, Polonya'nın Roma'yla tek alakası Hristiyanlık bildiğim kadarıyla.



İlginç bir çalışma:



Varşova'nın meşhur eski şehri aslında o tepeden gözükmüyor. Asıl eski şehir burası. Avrupa'da gördüğüm her eski şehir meydanında olduğu gibi burası da eskiden pazar yeriymiş.

(Bu resimden sireni çıkarıp dörtle çarpın üzerine sireni ekleyin. Burada ne görürseniz diğer kenarlarda da o var emin olun :D)



Varşova'nın eski şehri (aslında Varşova'nın tamamı) İkinci Dünya Savaşı'nda yakıp yıkılmış. Fotoğraflardan baka baka yeniden yapmışlar. Eski değil yani.

Neyse ki zevk sahibi insanlarmış da yerine alışveriş merkezi dikmemişler.

Barbakan. Bu surların arasında savunma amacıyla kurulmuş kuleler demek. Önü sağlam ama arkası zarar görmüş.



Surların önünde "Küçük İsyancı" heykeli var, isyan İkinci Dünya Savaşı sırasında Polonya'nın Almanlara isyanı.



Başka bir milletin tarihinde meydana gelen üzücü olaylara sadece heykellere bakarak üzülmek zordur. Burada devreye haribo girdi.



Gezi bitti. Işıklı bir fışkiyenin önüne oturup biraz dinlenip konuştuk. Fışkiyelerden biri kaytarıyordu, hepimiz mühendis olduğumuzdan "Null pointer exception" diye makara yaptık.

Otururken önümüzden beş altı kız onlarla gezen hafif tombalak, kısa sakallı kavruk bir oğlan geçti, tipinden anladım direkt Türk diye. Biraz bakıştan sonra eleman "Beyler Türk müyüz" dedi, evet abi saygılar dedim. "Hadi iyi eğlenceler." dedi. Bu manzarayı görseydi Kiev'de takıldığımız arkadaşlar hemen Polonya planlarına başlardı :d

Evlerine döndük. Biraz mortal kombat oynadık Xd. Uyuduk.

Doğu Avrupa - Polonya Hakkında Genel Bilgi



Polonya'daki iki haftamı anlatmadan önce Polonya hakkında kısa bilgi vereyim.

Polonya Slavik bir ülkedir. (Slav ülkeleri sıralı tam liste) Koyu Katoliktir. Dili "Polski" ama bizimkiler Lehçe diyor. Ülkeye de eskiden Lehistan derlermiş, ilk krallarının adları Leh diye böyle anılmış. 

Polonya'nın tarihi acılarla doludur. Gelen vurmuştur giden vurmuştur. Avusturya, Prusya (Almanya), Rusya, Osmanlı, Kırım Tatarları ve Ukrayna Kazaklarının oyun parkı olmuştur adeta. Bunda Polonya'nın coğrafi özelliklerinin de payı vardır, Polonya dümdüz, anca güneyinde bir avuç vardır, Anadolu dağlıktır örneğin, İtalya'nın kuzeyinde Alpler bulunur dolayısıyla kuzeyden saldırmak çok zordur. Polonya ise batı ve doğudan saldırıya açıktır.

Polonya 13. yy'da Moğol / Tatar akınlarına göğüs germiştir. Sonra Baltık'ta yuvalanan Töton Şovalyeleri isimli tapınak şovalyelerinin saldırılarıyla uğraşmışlar. Ardından 1569'da Litvanya'yla birleşmişler ve kral seçimi falan yapmaya başlamışlar (bunu daha kolay yapabilmek için başkent Krakow'dan ki Polonya'nın en turistik şehridir, Varşova'ya taşınmış) Bu onların altın dönemiymiş. 1648'de Rusya'nın desteğiyle Ukrayna Kazakları ayaklanmış. Bu ayaklanmayı konu alan "Ateş ve Kılıç" isimli Nobel ödüllü romanı mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Ardından İsveç dalmış. Yetmemiş Osmanlı ben de geliyorum demiş. Polonya bunların hepsinden malup ayrılmış. 

1683'de Osmanlı Viyana'yı kuşatınca tüm haçlılar Avusturya'nın yardımına koşmuş. Bu savaşta Viyana düşecekken sadrazam ile Kırım hanı arasındaki kavgadan dolayı Kırım hanı görevini yapmayıp Polonyalıların yolunu açmış. Polonya'nın "Winged Hussarl" yani kanatlı şovalyeleri akın ederek Osmanlıları gafil avlamış. Sonrasını biliyorsunuz, tüm Hristiyanlar Türkleri Avrupa'dan atmak için birlik olup bizimkileri bozguna uğratırlar. 

Polonya'nın komşu devletler için o zamana kadar ki işlevi "Osmanlı'ya karşı tampon bölge olmak" imiş. Osmanlı tehlikesi ortadan kalkınca Rusya, Avusturya ve Prusya Polonya'ya dört bir yandan girişip pizza gibi paylaşmışlar. 18. yy.'da Polonya haritadan silinmiş. Bizim Sultan da Avusturya, Prusya ve Rus elçisi ziyaret ettiğinde "Lehistan elçisi nerede? Dışladınız mı?" demekten başka bir şey yapamamış malesef. O kanatlı şovalyeler o gün kendi ülkelerini de gafil avladılar. İşin komiği bu olanlara rağmen Polonyalı çomarlar bu olayla övünürler bir de. (Bkz: Polandball)

Polonya ancak 1. Dünya savaşının sonunda sahalara döner. Çok geçmeden 2. Dünya savaşı başlar, Almanya ile Sovyetler birlik yine pizza gibi bölüşürler. Almanya "Biz hepsini kendimize isterik." der, bir de üzerine aralarında savaşırlar. Şehirleri yıkılır, halkı kıyıma uğrar. 2. Dünya savaşından sonra Almanya'nın doğudaki toprakları (örneğin Danzig yani Daniska) Polonya'ya verilir, Polonya'nın doğudaki bazı toprakları Ukrayna'ya yani Sovyetlere, adamlar tuhaf bir şekilde batıya ötelenir. Ardından uzun süre Sovyet ve komünizm güdümünde hayatını devam ettirir. (bakınız: Varşova paktı) Sonuç hüsran tabii. 

Bu kadar felaketten sonra yaralarını sarıp vardığı nokta bence şaşırtıcı Polonya'nın. Gayet de medeni bir ülke. Yine de işsizlik var, maaşlar düşük, insanlar kaçma peşinde. Özellikle İngiltere'de bolca bulunmaktalar nüfusları milyonu aşmış. Adamlar Polonyalılardan kaçmak için Brexit diye bir şey icat etti daha ne olsun!!

Eyyorlamam bu kadar.

Doğu Avrupa 9,5. Gün - Araf: Ukrayna'dan Polonya'ya Geçmek

Daha önce hayatımda beş kere bir ülkeden başka ülkeye karadan geçtim.

Üçü Singapur/Malezya arasındaydı, problem yoktu, Malezya'daki kadın benden parmak izi aldı nedense ama.

Biri Vietnam-Kamboçya arasındaydı, yeşil pasaport olduğum için vermeye mecbur olmadığım vize ücretini kurtarmak için uğraşmam, kimse benim konuştuğum İngilizceyi ya anlamadığı ya da sallamadığı için yardım istemem gerekti.

Biri de Kamboçya-Vietnam arasındaydı, acayip sıra vardı ve pasaport polisinin olduğu gişede aranan Türkler vardı. Polis pasaportuma baktı "Not Slim!?" dedi, anlamadım Singapur öğrenci vizemi gösterdim, uzun bir bakışmadan sonra geçirdi.

Altıncı ve en debdebelisi bugün oldu. 

*

Infobus denen Ukrayna şirketinin otobüsüne binip Varşova'ya gideceğiz. Otobüs tren garından kalkıyor niyeyse. Nerede olduğunu bulamıyoruz. Önünde Kirille BARWABA yazan tabelanın önünde durduk. Üzerinde "Eastwest Eurolines" yazan bir otobüs geldi, bu da internette araştırırken gördüğüm bir firmaydı. Sordum "Bu Polskibus" dediler. Her şey karıştı. Orada bekleyenlerden birine sordum "İngilizce biliyor musunuz?" diye. "Evet." dedi. "Sordum infobus nerede?" "Bundan sonraki araba, biz de ona bineceğiz." dediler. Polskibus'a herkes bindikten sonra onlar da başlayınca "Bu ne lahana turşusu?" diye sordum, anlamadılar bindiler. 

Ukrayna'da İngilizce bildiğini iddia eden birine güvenmeyin.

Neyseki şoför bizim arkadaşı aramış ve adamları bulduk. Otobüs bembeyaz, üzerinde infobus falan yazmıyor.

İçeride malesef son girdik ve herkes kafasına göre oturmuş. "Burası bizim yerimizdi." diyince anlamamış gibi yapıyorlar. Arkadaş arkanın bir önüne oturdu, bana ise orta beşlinin beşi kaldı. Ama normalde buranın satılmıyor olması lazım? Yanıma oturan Ukraynalı abla hayatımda gördüğüm en büyük çakallığı yaptı. Cam kenarına koymuş çantasını biri varmış gibi. Otobüs kalkınca da kaldırdı onu, kuruldu iki tane koltuğa uyudu. Ben de iki ablanın arasında tost bir vaziyette uyumaya çalıştım.

Sınırda gece yarısı fazla kuyruk yoktu, kontrolcüler çabuk geldi. Otobüsteki tek turist biziz. Suratsız bir Ukrayna askeri içeri girdi. Adam Putin'e benziyordu. Kendi vatandaşlarının pasaportunu eline almadan uzaktan bakıp kafa sallarken arkadaşın pasaportu aldı, uzun uzun baktı. Sonra benimkini aldı. Beğenmedi ya herif. Gel benle dedi. Kulübesine girdi. Ben de girdim. Hıııh yaptı elinin tersiyle. Anlamadım. Hııııh yaptı yaralanmış gergedan gibi. En sonunda anladım, kulübeden geriye bir adım atıp dışarıda bekledim. Oturdu, bacak bacak üstüne baktı, pasaporttan yüzünü kaldırmadan "İsim? Soyisim? Doğum tarihi?" diye quiz yapmaya başladı adam ahaha. Biraz daha düşündükten sonra elinin tersi havayı itip hıaaaah diye bir ses çıkardı, döndüm otobüse. 

Ama o kadar kolay değil tabii. İki tane polis bizi alıp büyük ve bomboş, bagaj için x-ray'i olan ama kullanılmayan bir mekana getirdi. Çantalara bakacaklara. (Onları sığmış bir şekilde yerleştirmek için ne kadar uğraştım sen biliyor musun?) Varşova'daki arkadaşımın ricası üzerine götürdüğüm beyaz peyniri açmadan nasıl açıklayacağım diye düşünüyordum, ekşi kokusu açıklamaya yetti. :) Ama frizbimin tef olmadığını anlatmam için atıyormuş gibi yapmam gerekti. Ne mal adamlar.

Sonunda ikna oldular, geri bindik. Bence asıl sınav Polonya'ya girebilmekti. Çünkü AB'ye giriyorsunuz, Polonya'da biricik Avrupa'yı şeytanlar korumalı!!11!!  Bir yandan Polonya'daki arkadaşıma yazıyorum, diyor "Bizim polisler pek kibar olmayabilir." "Naptın kız! Ya mesajlarıma bakarlarsa!" "Çok akıllı ve zekilerdir ama xd" diye şakalaşıyoruz. 

Bu sefer pasaportları otobüste toplamıyorlar, biz onların ayağına gidip sıra oluyoruz. Sıra bize geldi. Bizim pasaportları ayırdılar, operasyon için ajan gözlüğü falan getirdiler. Büründükleri hal gerçekten komik, keşke videoya alabilseydim. Pasaportu oraya buraya tutup gözlükle bakıyorlar sahte mi diye. Neyse en azından sözlü sınav yapmadı. Kapı açıldı ve geçtik.

Ama işte o kadar kolay değil. Otobüse varınca çantamı orta yerde buldum. Açın bakacağız dediler biraz baktılar. Otobüstekileri de getirin dediler. Birini daha çağırdılar, Polonyalı bir abla. Abla da göz ucuyla bakıp "Bir şey yok ya." dedi. Ukraynalı şoför ister istemez sordu "Bu her seferinde oluyor mu ya?" diye. "Singapur'dan Malezya'ya geçerken olmuyordu, burada mülteci sandılar herhalde." dedim. Çantalara baktıklarına göre kaçakçı da sanmışlardı.

Sonunda otobüs ahalisinin şaşkın bakışları eşliğinde otobüse bindik.

8:30 gibi Varşova'daydık. Şoföre gidip "Sağolasın çok yardımcı oldun." diyip kalan grivnalarımı verdim, bir tomar para 8 lira falan ediyordu. Önce olmaz dedi, tekrar uzatınca bir köşeye koydu. Kamboçya'da herkesten 5$ toplayan kan emici çakaldan sonra bu gökten inmiş, koca Ukrayna'da İngilizce bilen tek şoför kişisini hem ödüllendirip hem de "Türkler iyiliği karşılıksız bırakmaz." diye düşündürüp ülke imajını kurtarmayı sabah sabah kendime görev bilmiştim her niyeyse.

Doğu Avrupa 8. ve 9. Gün - Lviv: Tuhaf Mekanlar

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Geç kalktık. Ziyanı yok çünkü gezecek fazla bir yer yok, şehir merkezi de günlerden pazartesi olduğundan o kadar cıvıl cıvıl değil. Arkadaşın önerdiği turistik mezarlık (?), köy müzesi ve Kryjivka isimli garip lokanta var. 

Mezarlık şehrin dışında, minibüsle gidiyor. Ukrayna'nın otobüs, minibüs ve trenleri bir garip, istediğin yerden biniyorsun, sonra istersen en arkada ol, önündeki kişiye 2/4 grivna (25-50 kuruş) uzatıp "şoföre gönderir misin bir kişi" diyorsun ve paranın şoföre ulaşması için dua ediyorsun. Direkt "Bugün biletler benden olsun yarın sizden olur." deseler ya asdas. 

Doğu Avrupa 7. Gün - Lviv: Hımfss Tarih Kokuyor



2 Temmuz 2017 Salı

Sabah 6-7. Hava yeni aydınlanıyor. Tren rahattı ama ben pek uyuyamadım. Uberımızla geldik hostele. Hostel Leosphere apartmandan aparma bir yerdi, tek kat, binanın girişi resident evil'ın eski oyunlarındaki mekanlara benziyordu.

Doğu Avrupa 5. ve 6. Gün - Kiev: Kalan Günler

30 Haziran 2017 Cuma

Oz ve İbo'nun son günü, gece Türkiye'ye dönecekler. Cuma günü yani dünyanın her yerinin en hareketli gününde dönüş uçağı almak da ilginç olmuş. :d Alışveriş yapmaya gidelim dediler, ucuz mağazaların olduğu bir yere gittik. Burayı nereden buldular buraya nasıl gittik hiç hatırlamıyorum, ayın otuzunda çekilmiş fotoğraflara bakınca bir yığın anlamsız YGS LYS kitabı çıktı karşıma.







Matruşka alalım dediler. Hakla Lviv'e gidecektik, "Lviv daha ucuzdur oradan alalım." dedim. Arkadaş bir güneş gözlüğü aldı. Gözlüğü aldığı kadının babası Dağıstanlı'ydı, kadın bizi sevdi, indirim de yaptı. (Ya da biz hiç pazarlık yapmayınca acıdı diyelim. :))

Arkadaşlar gideceği için "Yahu hiç kimseyle adamakıllı konuşmadan dönecez, birileriyle konuşalım en olmadı birilerine küfrettirelim." tribine girdiler. Haklılar. Tinder yurt dışında işe yarar derlerdi. Önce herkese hello yazarak muhabbete girdim. Cevap gelmedi. Rusça selam yazmaya başladım. Yine cevap yok. Artık saçma sapan girmeye başladım muhabbetlere, ismi Nastya olan kıza Rusça "Selam Nastya ben Potap" (daha önce paylaştığım grubun ismi Potap&Nastya), şapkalı kıza "Şapkan güzelmiş nereden aldın?" gibi şeyler. Sadece tek bir kişi cevap verdi, o da Çince biliyormuş, o yüzden sağa kaydırmış zaten (benim de profilimde Ulusal Singapur Üniversitesi yazıyor). Ama Çince'de dövdü beni. Muhabbet de fazla ileri gidemedi. Arkadaşlarda da benzer hikayeler.



Kiev'de Starbucks yok ama McDonaldslar Starbucks işlevi görüyormuş, oralarda takıldık. Clublarda takılmaktan iyi. Yalnız beş kişi çete gibi geziyorduk. İkiye ayrılalım dedik.

Kiev'de son iki gün, gezmediğim yerleri gezeyim diye Hani'yi acayip yerlere götürdüm ben de.

Şevçenko parkındayız.



Parkta bir sergi vardı, Ukrayna & AB ilişkileri hakkında. Ukrayna'nın Schengen'e vizesiz olarak girebilmesi için 9 yıl uğraştığı, bir sürü reform yapıp rüşvetleri azalttığından falan bahsediyor. İnternet üzerinden gelir beyanı falan uygulamışlar hatta. Yazılar bir sonuca bağlanmıyor, okumasanız da olur. Ama resimler güzel diye paylaşıyorum.



Burası Taras Shevchenko Kiev Ulusal Üniversitesiymiş. İçeri aldılar ama sadece girişte durmamıza izin verdiler niyeyse. Singapur Ulusal Üniversitesine elini kolunu sallayarak girmek mümkündü halbuki, Slovakya'daki Zilina Üniversitesine de.



İçerisi kilise gibi, papaz resimleri falan var. Ukraynalı bir kıza sordum burası imam hatip niye, değil dedi. Diğer sorduklarıma bilmiyorum dedi, belki de beni anlamadı.



Bu arada Taras Şevçenko Ukrayna'nın önemli milliyetçi aktivistlerinin başında gelen biri ve tahmin edeceğiniz üzere şair. Bir nevi Namık Kemal. Andrei Şevçenko'dan daha çok tanınan biriymiş burada.

Bu neydi bilmiyorum ama güzeldi:





İlginç bir çalışma:



Arkadaşlarla tekrar buluştuk. Biz yokken yine I <3 Kiev'in oraya dönmüşler, birileriyle laf açacaklar. Akşam buluşacaklarmış (buluşamadılar, kızlar Atlas Weekenddeyiz diye ektiler bunları :d)

Puzata Hata'nın önünde dans gösterisi vardı. Yahudi bayramıymış bugün. İsmini hatırlamıyorum.



Videoyla destekleyeyim dedim, izlemesi o kadar zevkli olmayabilir gerçi. Hiperaktif olup sabit duramadığım için kusura bakmayın.



Kağıda dilek yazıp bize verin dediler. Ben de "Değerli Yehova şalomaleyküm, bir dahaki şampiyonlar liginde Beşiktaş deplasmanda Kiev'i yensin inşallah." yazıp kutuya attım. Ama okumuyorlarmış dilekleri.

Beleş limonata için bekledik ama bir türlü hazırlayamadılar. Çekip gittik biz de.

Son akşam yemeğini yiyeceğiz beraber. "Nereye gidelim?" "Lütfen Puzata Hata olmasın üç öğün oradan yiyoruz." diyalogları esnasında hostele giden caddede bize gülümseyen Gürcü restoranını gördük. Dedik Gürcü yemeklerini deneyelim.



İçerisi biraz köhne, ter basacakmış gibi. Fiyatlar uygun. Ama yemek isimleri çok garip. Kaçapuri, çaşuşuli, çakapuri, tokugawa, nobunaga... Yemek değil ninja sanki. Fantastik roman yazarsam kahramanlarıma bu isimleri vereceğim.

Yemeklerin tadı iyi hoş da Hint yemekleri gibi aşırı baharatlı ve acı. Ha bunlar bana Singapur'dan sonra vız gelir tırıs gider. Sıkıntı yok o yüzden.



Ayran da istedik. Ama cacık gibi bir şey geldi. Tadı da kefire benziyor.



Yetmedi bir de nehir kenarında dans edenleri izledik. Cuma günü ya coştu millet:



Son bir kez ırmak kenarında nargileyle akşamı bitirip Oz ve İbo'yu uğurladık. Hak ve Hani'yle kaldık. Biraz dışarıda insan seliyle takıldıktan sonra döndük.

Yalnız ortada bir sıkıntı vardı, o da benim bir odamın olmamasıydı. Bunu son gün öğrendim. Oda istedim doluyuz dediler (muhtemelen Atlas Weekendden dolayı) Hostel aramakla uğraşacağıma Hani'nin yattığı minderin yanına kıvrılıp bir gün idare edeyim dedim. (Rahatlığa bak...) Ama minder doluymuş. Haniyle lobide koltuklarda uyuduk. Resepsiyonist beni uyandırıp "Üzgünüm burada yatamazsın rezervasyonun yok." dedi. E napayım hostel tıka basa dolu. "Eşyalar arkadaşımda." diye bahane verdim (doğruydu.) "Ama burada kalmaman gerek." diye. Tutup kolumdan dışarı çıkarmadı tabii de. Yine de tutumu hoş değildi.

*

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Sabah oldu. Aşağı inip Haniyle kahvaltı yapmaya başladık. Yaşlı bir amca haritaya bir şeyler yapıştırıyor, bakıyoruz napıyor diye. Adam muhabbet açtı nerelisiniz napıyorsunuz diye. Kendisi Amerikalıymış "Tahmin ettiğim Amerikalı olduğunuzu, Amerikalılar genelde muhabbeti açan taraf oluyor." dedim. "Haklısın bir şey bilmediğimizden çok soru soruyoruz." dedi. Güzel cevap. Adam bayağı yaşlıydı, emekliymiş. Çoluğu çocuğu bırakıp geziye çıkmış reis. Bir de hostel bir sürü çocuk doldu. Başlarında bir büyük vardı sordum ne ayaksınız diye, öğretmenmiş. Çocuklar da tiyatroya gelmişti sanırım, hostelde kalıyor olmaları ilginç tabii.

Dönüp biraz yarı baygın halde yattım, resepsiyonistin mesaisi bitti ama hala kolaçan ediyor burada mıyım diye. Neyse gitti. Çamaşırları makineye verdim. Lobidekilerle muhabbet ettim. Hak kalktı ama bisiklet kiralayıp gitti ("Hava bozacak kiralama" dedim) Hani'yle öğle yemeğine gittik. "Ailem para gönderdi bugün bendensin." dedi. Puzata Hata'da 23234234. yemeğimizi yedik. Döndük.

Lobi'de çeşitli kart oyunları vardı, bir tanesi de Bilkentte son dönemimde oynadığım Dixit. Lobideki bir kıza oynayalım bunu dedim. Resepsiyonistin kuzeni falandı galiba. Ben İngilizce konuşunca garip bir heyecana kapıldı. Güzel güzel konuşuyor ama sonra durup "Yaaaa konuşamıyorum ben." tribine giriyor. O tribe girince biz gülüyoruz, Hani'ye diyorum sakın Rusça konuşma bak. Resepsiyonist Rusça bişiler diyor kıza. Hani kahkaha atıyor. ("Evlenmeyecen iki kelime sohbet edecen." diyormuş) Kız en sonunda "Çok utandım." dedi omuz silkti konuşmayı bıraktı. Lobideki tahtaya bir şeyler çizmeye başladı.

Böyle bitmemeli diyip ben de tebeşiri aldım elime. "İnş Beşiktaş Dinamo Kiev'i Dinamo'da yener." dileğimi tekrarladım. Sonra ismimi Kiril alfabesiyle yazdım. (Rusça çalışıp gelmiştim, bir işe yaramadı gerçi.)



İsmimi gösterip oku bakayım dedim, okuyabildi ya la :) (Epey zor bir ismim var, Kiril alfabesi bilmeyen okuyamaz :P) Biraz daha muhabbet ettik. Babası Bakülü Türkmenmiş. Bu naz oradan geliyor herhalde. Çalışmam lazım dedi konuşmayı kesti. Yaz tatilinde ne çalışmasıysa. Bir daha konuşmadık. Bu da komik ve başarısız bir anı olarak kalsın bir daha görüşmeyiz dedim. Bir ay sonra Hani stalklayıp instagramını bulmuş malesef :( İnsanların birbirini unutma hakkı yok şu dünyada :(

Dışarı çıktık. Aha yağmur yağdı, içeri kaçtık.

Hak da geldi. Son kez nehir kenarına indik temiz hava almaya. Dışarıda manzara şöyle bir şey:



Kiev'den ayrılıyoruz. Karışık duygularla tren istasyonuna gittik. Gece yolculuğu yapacağız. Tren içindeki leş gibi sigara kokusunu duyduktan sonra "İnşallah sigara ve votka kokulu berduş birisi denk gelmez." diye dua ettim. Çocuklu iki tane orta yaşlı teyze geldi. İşaret diliyle anlaştık. Hazırladım yatağı çıkıp yattım. Trenin içi çok sıcaktı ama tren hareket edince püfür püfür etti. Oh mis.

Hani mesaj attı. "Oda aldım sonunda, resepsiyondaki kız "Dün mü checkout yapmıştın." diye sordu hayır dedim. "Evvelsi gün mü?" dedi hayır dedim. Durumu anladı güldü "Tamam vereyim oda" dedi. Kiev cumartesi kopuyordu kaçırdınız." dedi bir yığın insanla fotoğraf attı.

Biz ise haftaiçini clublarda geçirip cuma ve cumartesiyi yatarak geçirmek gibi bir epic faile imza atarak Lviv'e doğru çufçufladık.

Doğu Avrupa 4. Gün - Kiev: Dinyeper'de Keyff

29 Haziran 2017 Çarşamba

Gezecek fazla bir yer kalmamıştı ama Hani'den başka kimseyle tanışamamıştık. Kahinlik yapıp geri kalan kırk günü düşünürsem en asosyal kısmı Kiev olmaktaydı. Hostelin bahçesindeki boş geyikler de tat vermiyordu.

"Şu Atlas Weekend'e gidelim yerlilerle tanışalım." dedik. Gittik, mekanı gördük. Hava çok sıcaktı, biletler de pahalıydı, fotoğraf çekinip döndük :P


Arkadaşlar bisiklet kiralayıp gezelim dedi, tamam dedim. Bir günlüğüne kiraladık. Aksiyon kameramı hazırlayıp kafama taktım, bindim bisiklete. Benim bisikletim gitmeyen cinsten çıktı. Değiştirttim, takıldım arkadaşların peşine. Bursa'nın leş trafiğinde bayır çıkmaya üşendiğimden şehirde bisiklet binmeye alışık değilim, Bilkent'te biniyorum normalde orada sıkıntı yok. Kaldırımlar geniş ama çok insan var, insanlardan sıyrılmaya çalışırken geri kalıyorum hep. En sonunda bisikletin zinciri attı. Dedik bu iş olmayacak döneyim en iyisi ben. Geri kalan 23 saatin parasını alıp bisikleti bıraktım :d Mayomu alıp kumsala yüzmeye gittim. Oz ve İbo çikolatacıya gittiler.



Hava çok güzel. Ara sıra yüzüp ara sıra çıkıp kumlarda frizbi attım arkadaşlarla. İki tane Ukraynalı eleman katıldı, eğlenceli oldu. Kumlarda frizbi atmak çok kolay değil çünkü rahat koşamıyorsun, ama çok eğlenceli herkese tavsiye ederim. Ukraynalılarla Hani vasıtasıyla muhabbet ettik. Günlerden çarşamba olduğu için adamların burada olması tuhaftı, zaten işsizmişler. Adamın biri Türkiye'de inşaatta çalışmış, bana bir yığın küfretti gülerek. Barda tanıştığı bir kızla evlenmiş, 3 ay sonra boşanmış, şimdi işsiz barksız takılıyormuş. (Bunu niye anlatmıştı hatırlamıyorum.) Muhabbet adamların benden bira parası istemesiyle sona erdi. Yeni mezun işsizim dedim (yalan değil).

Hak benim yanık sesimle çığırdığım "I believe I can fly." şarkısı eşliğinde köprüden atladı. Bana da onun kahramanlık öyküsünü kırk gün boyunca dinlemek kaldı. :d

Gün batımı:


Yine bol bol çocuk fotoğrafı çekerek hostelimize döndük:




Şu çocuğa da annesi bebeğin pozunu verdirmeye çalıştı ama başarılı olamadı :) Bizden utandı belki de. 


Akşam yine club çünkü Slav tanrıları kurban istiyor. Bu sefer yerellerin takıldığı ucuz mekanları bulmak için harıl harıl çalıştık. Resepsiyonistin önerisiyle Sorry Babushka diye bir yere gittik. İçeride barzo sayısı az. Kızın birinin bekarlığa veda partisi var ve acayip bir gösteri yapılıyor, sanki gay bardayız. Yerellerle takılacaz derken başka şeylerle takılmayalım diyip çıktık. Coyote ugly diye bir yere gittik. Kamera'dan izleyen Big Brother bizi huzuruna kabul etmedi. Sadece Rusça bildiğinden (ve tipi de enteresan olduğundan) Hani girebilir dediler. Ama giremez tabii, cüzdanı olmadığından geçici olarak biz finanse ediyoruz adamı :) Oradan Disco Radio Hall diye bayağı uzak bir yere gittik. Doluydu ve barzo yoktu yalnız yine bekarlığa veda partisi vardı ve gelin hanım yukarı çıkıp üzerimize şampanya fırlattı, etrafa kaçıştık ama nafile leş gibi koktu üzerim :(



Çıkarken komik bir şey oldu, şık bir teyze peşimize düşüp sinirli bir yüzle Rusça bir şeyler söyledi, Hani'ye kadar herkesi denedi kimse anlamadı, Hani gülerek cevap verdi, kadın gitti. Ne oldu dedik? "Nereye gideyim diye sordu bana. Bana ne dedim nereye gidersen git." Nası bir kafa varmışsa artık teyzede. 

Hostele dönüp yattık.