Doğu Avrupa 7. Gün - Lviv: Hımfss Tarih Kokuyor



2 Temmuz 2017 Salı

Sabah 6-7. Hava yeni aydınlanıyor. Tren rahattı ama ben pek uyuyamadım. Uberımızla geldik hostele. Hostel Leosphere apartmandan aparma bir yerdi, tek kat, binanın girişi resident evil'ın eski oyunlarındaki mekanlara benziyordu.





Kapıyı çaldık. Karşımıza cazgır bir kadın çıktı. "No Çekin!!!" (parmağıyla çekin:13:00 gösteriyor) "La bavul bırakaydık", "Tamam bırak, hadi hadi.". Kapıyı gösterip "Klos klos!" diyip leş gibi bir yatağa yatıp uyudu.

Daha önce leş hostellerde kaldığımdan evden aparma yerlere alışıktım da böyle bir muameleyle karşılaşmamıştım. Hak'ın ise kaldığı ikinci hosteldi ve otel konforundaki Dream Hostelden sonra ona bayağı garip geldi. Söylenmeye başladı "Ya olm bu ne ya. Böyle leş gibi hostel mi olur leş gibi kokuyor yerler. Bunlar bize temiz çarşaf verecek mi. Ya olm başka yere gidelim ya iptal edelim iptal." "La olm kes artık 15 liralık hostel la ne bekliyon. O kadın gece mesaisi yapıyordu değişir o." (Değişecek mi emin değilim, değişsin diye dua ediyorum içinden.) Yolda giderken bir de Dream Hostel'den Asyalı bir elemanla karşılaştık. "Nerede kalıyorsun?" diye sorduk "Dream Hostel" dedi. (Asyalılar muhafazakar insanlar evet) Hak "Bak burada da varmış yaaa" dedi. Bunun üzerine bir ton daha laf yedikten sonra şehir merkezine geldik.

Hostele Resident Evil demiştim, şehir ise Silent Hill çıktı. İn cin top oynuyor. Yeni yağmur yağmış. Meydanda fışkiye var akmıyor. Kara heykellerin üzerinde kargalar eksik. Ürperticiydi. Özellikle burada üç ful günümüz olduğunu düşününce.

Bize her yer kaldırım





Sabahın köründe evlenenler, mutluluklar diliyoruz kendilerine:



Şu görüntü içimi şenlendirdi:



Adam Mickiewicz'e (Polonyalı şair, İstanbul'da konağı bulunur) ilham gelirken:





Bugün pazar! Biz cumartesi gecesini clublarda heder etmemiş müminler olarak kiliselere akın ettik. Dört-beş tane kilise gezdik, hepsi de Katolik kilisesi. Sabahın körü olduğu için içeride hep yaşlılar var, tek tük de türbanlı bayanlar var. Papaz efendi anlamadığım bir dilde dua okuyor ama o kadar hızlı okuyor ki sanki rap yapıyor, çizgi filmlerde figaro figaro olurdu ya onun gibi, sonra arkada bir tane genç elemanda her duanın bitiminde "Aaaaamenooo" diyor. Yaşlı bir teyze de gözü yaşlı onlarla beraber söylüyor. Çok uhrevi bir ortam. Dünya malını boşverdim hep.



Kilisenin önünde banklarda oturup kiliseye girmeyen amcalara sordum "Reis Yaradan sormayacak mı burada boş boş oturuyorsun?" diye, boş boş yüzüme baktılar.

Güzel bir heykel, hava yavaş yavaş aydınlanıyor,



Taş binalarla örtülü labirentvari sokaklar (bir de arabalar olmasa)



Açız, klasik mekanımız olan Puzata Hata'ya girdik. Yalnız çeşit azdı ve buradaki yemekleri o kadar beğenmedim. Bu son Puzata Hata'mız oldu zaten. Yedik. Üzerime bir ağırlık çöktü.

Bir kız masamıza geldi, Türk'müş. Tanıştı bizle. Belarus'a gidecekmiş Rusça öğrenmeye, Lviv'e uçaklar ucuz olduğu için ilk buraya gelmiş. Ama bankamatikten para çekemiyormuş. E be kızım döviz almadan yurt dışına mı çıkılır? Anladım kız müşkül durumda, fakat Hak muhabbeti uzun ettiği için sıkılıp uyumaya başladım. Hak'ın uykusu yoktu, biz bankamatik arayalım diye gitti kızla. Ben de restoranda 1 saat kadar uyudum. Sonra şehre indim.

Şehir üzerindeki Silent Hilliği atmış, pazar günü olduğu için turistler doluşmuş, cıvıl cıvıl olmuş. Bir şehri güzel kılan içindeki insanlar gerçekten. Turist infodan bir kitapçık olup banka oturdum, yanımda Türk olduğu belli olan elemana "Sa" dedim. "O kadar belli oluyo mu lan." yaptı. O da dönüyormuş, benimle planını paylaşıp bir sürü öneri verdi sağolsun. Gerçi önerdiği restoranlara gitmedim, yemek yemeyi çok önemsemiyorum gezi sırasında, Türk mutfağı diğer tüm mutfaklar üstündür. Fazla kibirliyim :) "Bu şehir var ya abicim elini atsan tarihe çarpıyor, mezarlıklar bile tarih." diye öve öve bitiremedi şehri.

Biraz muhabbetten sonra vedalaştık, başladım gezmeye.

Lviv tarihi bir şehir evet, çünkü buraya giren girene. Altın Orda devletine bağlı bir Rus prensliği tarafından 12-13.yy'da kurulmuş sonra Polonyalılar fethetmiş. 1772'de Polonya Rusya, Almanya (Prusya) ve Avusturya arasında pizza gibi paylaşılınca (buna sonra değineceğiz) Avusturya'ya geçmiş. Polonya ikinci kez kurulmadan arada bir Batı Ukrayna Cumhuriyeti diye bir ülkenin başkenti olmuş. Sonra Polonya. İkinci dünya savaşından sonra ise Polonya'nın toprakları batıya ötelenmiş ve Lviv'e Sovyetler konmuş. Şimdi de Ukrayna. Dolayısıyla her döneme ait eser bulmak mümkün. Ermeni kilisesi bile var, 14. yy.'da Kırım'daki Ermeni tüccarlar açmış. (Tatarları Stalin sürmüştü dedik, Ermeni, Yunan ve Bulgarları da sürmüş. Ne varsa sürmüş adam.) Yahudi mahallesi de var tabii ki. Ama Yahudi yok.

Lviv'in nüfusu 800 bin falan, Ukrayna'nın 6. en büyük şehriymiş. Ukrayna kalabalık ve doğurgan bir ülke, Kiev'deki çocuk resimlerinden anlamışsınızdır :P

Burası Rynok meydanı, Avrupa şehrinde olduğu gibi burası da eskiden pazar yeriymiş. İki tarafında Yunan Tanrısı heykelleri bulunuyor. Bu meydanı bulunca her yere ulaşabilirsiniz desem yanlış olmaz





Hangi kiliseydi unuttum, bu arada şehr merkezinde ulaşım tramvayla:



Turistik olan her yerde görebileceğiniz garip oturanlar. Yalnız Prag'da bunu esmer Hintliler yapıyordu. Burada huriler yapıyor:



Müze ama ne müzesi bilmiyorum, önemsiz bir şeydi, ama bina hoş:



Eczane müzesi :d



Garip bir heykel, bu arada çok yakışıklıyım:



Sokak müziği! Rains of Castamere çalar mısın dedim, anlamadı:





Opera binasının önündeki fışkiye mesaiye başlamış! :)



Vodafone bisiklet dağıtıyor:



St. Lightning Kilisesi:



Eski şehir küçük, hemen hemen bitti. Çekin saati geldi gideyim hostele yatayım dedim.

Hostelin resepsiyonu değişmiş, cazgır karı gitmiş çok tatlı ve güzel bir abla gelmiş, oh be dedim. Etrafı da temizlemiş. Odada tipler bi garip, bir Japon amca var üç gün boyunca odada şarap içmekten başka bir şey yapmadı, buraya niye geldi bilmiyorum. Yan odadakiler ise hep Türk'tü, Polonya'daki Erasmuslarından dönüyorlarmış, Türkiye'ye uçaklar ucuz diye buraya gelmişler. Yalnız hostel bir garip tasarlanmış, adamlar dışarı çıkmak için benim odamdan geçiyorlardı paso.

Uyudum, uyandım, Hakla tekrar buluşup gezmeye başladık.

Şehir merkezi hemen hemen bittiği için şehrin dışında tepedeki kaleye çıkmaya başladık, gün batımına bakarız dedik.

Sabah gittiğim bi kilisenin önünden geçtim, baktım cemaat kalabalıklaşmış. Safları sıklaştıralım dışarıda kalanlar var:



Meydana geldik, geleneksel kıyafetle bir şeylerin reklamını yapan bir kız vardı. Fotoğraf çekinebilir miyim dedim. Olur dedi. Çekinirken domuz kostümlü biri geldi fotoğrafı trolledi, bana da parmağıyla "Seni gidi seni." yaptı. Domuz dişisini kıskanmaz demediniz mi la?

Bu kız da bir şeyler satıyordu ama ne bilmiyorum. Etrafta bir şeyler satan tuhaf giysili kızların hepsiyle muhabbet etmeye çalışsam gün bitecek:



Parktan geçtik, bir sürü adam banklara oturmuş tavla, satranç falan oynuyor, bazıları turistlerle oynuyor:



Şu adamlara bir kahvehane yapın ya, Lviv belediyesi çalışmıyor!



Arkadaş ben de bi oynayayım dedi. Oynadı boyunun ölçüsünü aldı. Oyunun sonunda "Çık bakayım 100 grivnayı." dedi. Arkadaş 10 grivna verdi :P

Ay ne çok boş beleş adam yarabbim :S



Çiçekler ayrı yakışmış bu binaya:



Üniversite. Kiev'deki de bu tipte bir şeydi.



Başka bir kilise, öndeki amca güvercin yemliyor:



Orada bir Yehova'nın şahidiyle karşılaştık, kiliseye pusmuş, müminleri yoldan çıkaracak aklı sıra. Bize gitti Arapça kitapçık verdi, anlamıyoruz diyoruz o da anlamıyor. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum, arkamızdan "Güle güle" dedi, anca anladı Türk olduğumuzu. Bratislava'dan sonra gördüğüm ikinci şahitti. Singapur bunları yasaklayarak iyi yapmış.

Sonunda tepeye çıktık. Tepeden manzara:



Gün batımını bekleyemedik ama, üşüdük. İndik.

Biraz dinlendikten sonra akşam hemen cluba :d Ekşi sözlükte lviv gece hayatına bayağı saydırmışlar. Üç seçenek var: sahibi Türk olan ve Türklerin ve Arapların işlek yeri olan yer, ikincisi sahibi Ermeni olan ve muhtemelen kapısından döneceğimiz yer, üçüncüsü en iyisi ama çok pahalı olan bir yer. Yerli malı yurdun malı yapalım dedik ve Metro cluba gittik.

Kibarca hoşgeldiniz dediler, bir abla içeriyi gezdirdi hatta. Beklediğimden güzeldi, evet Türk Arap gençler var ama barzo sayısı minimal. İçeride "İstanbul" isimli bir restoran mevcut, menü direkt Türkçe. Açık havada nargile keyfi yapabilmek mümkün. Karaoke de vardı ama o gün kapalıydı sanırım. Yine bekarlığa veda partisi yapan kız grubu vardı, içeride tuhaf giyimli kilolu bir kız vardı dans eden, onu alay konusu yaptılar, videoya falan aldılar gizli gizli, hoşuma gitmedi. Bizim düğünlerimizde kimse kilosuna aldırmadan göbek atıyor ne güzel, göbek atmak sadece zayıfların hakkı mı? 377123. Despasito'dan gına geldi. Hak'ı bırakıp erken çıktım. Çıkarken "bir daha giriş yok ha ona göre" diye uyardılar, hatta arkamdan yarışmalarda verdikleri "Zoooonkkk" sesini verdiler. Ne tripli yermiş :) Gecenin bir yarısı hostele tek başıma dönerken biraz ürperdim, daha önce hep Uberla dönmüştüm. Bir şey olmadı.

Yatıp uyudum.

1 yorum:

Ya bunları okumak öylesine kafamı dağıtıyor ki:) anlatış tarzın falan en sıkıcı şehri bile eğlenceli hale getiriyor:D

Reply

Yorum Gönder