Doğu Avrupa 19. Gün - Berlin: Anadolu Medeniyetleri Müzesi

13 Temmuz 2017 Perşembe

Bugün plan arkadaşla ve onun İngiltere'de mastır yapan arkadaşıyla Berlin Duvarını gezdikten sonra gidip Türk lokantasında yemek yemek. Ardından onlar yarın memlekete döneceği için alışveriş yapacaklar, ben de müze gezisi yapacağım.

Arkadaşım bir - bir buçuk aydır Berlin'de olduğu halde sadece haftanın dört gibi derse girip çıkmış. Hafta sonları başka şehirleri gezmiş. O yüzden Berlin duvarını ilk defa görüyormuş.

Berlin duvarının geride kalan uzunca bir kısmı "East Side Gallery" diye geçiyor. İnternette gördüğünüz graffiti arka planlı profil resimleri burada çekiliyor. Genelde hippilerin takıldığı mekan.

Giderken ırmağı geçmek gerekiyor, yalnız ilginçtir ırmak şehrin çok küçük bir kısmını ayırmış. Irmak varken duvar çekmekle uğraşmışlar.








Köprüyü geçerken hippilik başlıyor:



Buradaki adam esrarın faydalarından falan bahseden broşürler dağıtıyordu sanırım:



Resimlere geldik. Sürrealist resimler var bir sürü. Beğendiklerimden birkaçı:

(Not: resimlerin tamamı şurada var aslında, buraları okumanıza çok gerek yok: https://www.google.com/culturalinstitute/beta/exhibit/gQAJocMp)

 

Uzaylı saldırısı var burada galiba:





Göz sanırım:



Dünyada yaşan herkes için gerekeni yapın gibi bir şey yazıyor. Yorum sizin.



Yalnız bizimkiler resimlere beş saniye baktığı için yürümekten çoğunu adam gibi çekemedim. Zaten birileri sürekli gelip önünde poz veriyor.





Bu seferki bayağı yoruma açık, hoşuma gitti:



Gazete küpürleri mi o kişiyi tutsak yapan? Şehirden uzak yaşayanlar tutsak olmamış mı? Neden üzerinde üzüm kasesi var, üzüm bir şeyi mi simgeliyor? Neden evler uzakta ve seyrek seyrek? Aklımda deli sorular.



Buradaki en meşhur fotoğraf. Malum, insanlar marjinal şeyleri sever.



Bu aslında bir fotoğraf, fotoğrafa dalgasına "My God, Help Me to Survive This Deadly Love" ismini koymuşlar yani "Yüce Allah'ım Bu Kara Sevdadan Canlı Çıkmama Yardım Et". Doğu Almanya'nın kuruluşunun 30. yıl dönümü kutlamalarında çekilmiş. Niye öpüşmüşler bana sormayın.

Bir din eleştirisi:



?:



??:



Kafam yandı, yormayı bıraktım:









Bunda bize dokunduruyorlar galiba:



Lol:





İyi enstrüman dayı:



Duvarın önünde Şaban filmlerinden kalma bul parayı al parayı oynatan şerefsizler var.



Adam fotoğraf çektiğimi görünce kalkıp eliyle iteler gibi yapıp "Go" diye bağırdı. Elli metrede ötede başka bir adam daha oynatıyordu. İzledim. Adam çevresine sordu nerede diye. Amerikan aksanlı bir turist "Here, 50 euro." dedi. Adam hemen kaldırdı "Bildin" dedi 50 euro verdi. 50 euro o kadar hızlı yer değiştirdi ki feleğim şaştı, ben daha olayı sindiremeden adam bir daha karıştırdı ve bana döndü "Hangisindeee????" yaptı. Bilmiyorum diyip arkamı döndüm, bu arada Singapurlu arkadaşım da "Sahtekar onlar gel çabuk" diyerek kolumu çekiyordu. Sahtekar olduklarını biliyordum da bunun için özel Amerikalı kiralamaları ilgincime gitti, adamlar profesyonel çalışmış helal. Bu arada Türkçe'de ilgincine gitmek diye bir söz öbeği yokmuş, bu da ilgincime gitti.



İnternetten ev yemeği yapan Türk lokantalarını araştırdım, Mercan restoran diye bir yere doğru yola koyulduk. Checkpoint Charlie ve East Side Gallery arasında düz bir hat çekerseniz turistik yerler kuzeyde kalıyor, hattın hemen güneyinde de Kreuzberg isimli "Türk mahallesi" var. Eskiden Yahudiler yaşarmış burada, onların acil bir işi çıkınca yerlerini Türkler almış.

Kreuzberg'e bir Alman gelince "Aha turist geldi." diyorlarmış.

Hususi burayı gezmedim ama gezerken ve otobüste giderken çektiklerimden:











Checkpoint Ali D:







Singapurlu eleman da şaşırdı "Ya ben şehrin bu yüzünü hiç görmemiştim." dedi. :dd

Lokantaya geldik, menü iştah açıyor:



İçerisi harbiden esnaf lokantasına benziyordu. Fırın köfte, sulu köfte ve türlü, üçer tane de bulgur pilavı ve salata söyledik yanına ayran. Menü 7 euro, ayran 1.5 euro, Berlin standartlarına göre oldukça uygun.

Ekmeği bana bana yedim, çok güzel doydum. Arkadaşlar da beğendiler, özellikle türlüyü. Yalnız onların budist olarak yetiştirildiğini ve dana etini tereddütle yediklerini unutmuşum. "Bunun içinde dana eti mi var?" dediler, "İnan bilmiyorum, biz onun ayrımını yapmıyoruz pek." dedim. (Başkaları yapıyorsa bile ben pek yapamıyorum şahsen.) Neyse dediler gömdüler.

Üzerine bir çay iyi gider diyip tam çay isteyecektim ki abla önümüze çayları koydu bile. Oh mis, tadı da güzel. Arkadaşlar da sevdiler "Çay iyi temizledi/arıttı." dediler. (Gerçi adamlar Çinli, kibarlığına da söylemiş olabilirler.)

Ablayla biraz konuştum. Alamancı değilmiş tam olarak, Türkiye'de bakanlıkta çalışıyormuş daha önce, sonradan taşınmış. Berlin'i pek beğenmiyormuş, Almanya'nın daha güzel şehirleri var diyor.





Arkadaşlardan ayrıldım. Sıra müze gezmekte. Bugün halk günüymüş (amma denk getiriyorum ha) müzelerin bazıları beleş. Beleşlerden başlayayım, zaten hepsini bitiremem, bir daha gelirsem paralılara girerim dedim (mantığa gel).

Topography of Terror Müzesi:

"Hitler kötüydü çevresi de kötüydü topunun Allah belasını versin." temalı bir müze. Çok fazla yazı okuma gerektiriyordu. Burada yazı okuyana kadar Berlin sokaklarında gezip sonra Türkiye'ye dönünce bir belgesel açmak daha mantıklı.



Müzeden aklımda kalan iki ilginç bilgi:

Nazilerin Yahudilere yaptıklarını herkes biliyor. Aynı şeyleri eşcinsellere ve zihinsel özürlülere de yapıyorlarmış. Ama bana ilginç gelen aynı şeyleri "asosyaller"e de yapmalara. Çattık birader, evimize oturup dota oynayamıyoruz, devlet baba yakalayıp sen misin ulti atan diye ıslahevine atıyor. D:

Niçe'nin "übermensch" yani üstinsan diye teorisi vardır, Niçe Leonardo Da Vinci gibi dehalara olabildiğince imkanı tanıyalım bu adamlar yürüsün medeniyeti geliştirsin der. Naziler ise "Olm biz Almanız hepimiz üstüz zaten." diye Almanları gazlar. Yahudi ve çingeneler "aşağı ırk", Slavlar ise (Ruslar, Lehler, Sırplar)  Slavic sub-human diye anılıyormuş yani alt insan. Herkese bir kulp bulmuş adamlar.

Sinema Müzesi:



Bu da geçen yazıda resmini attığım plazada. Alman sinemasıyla ilgili bildiğim tek şey ekspresyonizmi (dışavurumculuk) yani sanatçının iç dünyasını sanatında betimlemesini sinemaya uyarlamaları. "German Expressionism" ünlü bir film akımıdır. Bu akımın fenomeni olmuş ünlü film "Dr. Caligari'nin Muayenehanesi" ("Das Cabinet des Dr. Caligari") oldukça sıkıcı bir filmdir sakın izlemeyin. Tim Burton filmlerinin dışavurumcu olduğu söylenebilir belki, özellikle Edward Scissorhands. Neyse. Bildiğim diğer Alman filmleri Good Bye Lenin ve The Physician (İbni Sina var olaylar İsfahan'da geçiyor güzel film)

Böyle bir film olduğunu öğrendim, bir ara oturup izleyeceğim:



Anlamı "Acemiler için Türkçe". Almanlarla Türkler arasındaki farkları abartarak anlatıyor diyor ekşiciler. Dizisi de çekimiş beş sezon.

Koltuklara oturup üç tane film sahnesini aynı anda izledim, keyifliymiş, biri sıkıcılaşınca öbürüne bakıyorum. Neyse bu da sıkıcı bir müzeydi, çok geçmeden çıktım.

*

Anlaşılan beleş müzeler daha çok Alman kültürünü yaymaya yönelik, dedim parasını verip adam gibi gibi müze gezelim. Buraya özel "Müze adası" diye bir yer var, üç tane müze yanyana. Bizler için önemli ve zevkli bir müze: "Pergammonmuseum" yani "Bergama Müzesi".







Malesef halk günü olayı burada işlemiyor, ama bir müze öğrenciye yarı fiyatına yani 6 euro, müzelerin tamamı 9 euro imiş. Bunu bilseydim ilk buraya gelir tamamını gezerdim, çok pişmanım. Bilete sesli rehber de dahil ve sesli rehberde Türkçe de var. Harika.

Ankara'dan (belki de ebediyen) ayrılmadan önce can havliyle Ankara gezisi yapıp "Anadolu Medeniyetleri Müzesi"ni gezmiştim. Bayağı sevmiştim. Burası resmen onun devam müzesi gibi bir şey olmuş. Eserler Osmanlı'dan getirilmiş. Nasıl getirildikleriyle ilgili çeşitli söylentiler var. Bazı yerlerde İkinci Abdülhamit Berlin-Bağdat demir yolu karşılığında sattı yazıyor. Bazı yerlerde hediye etti yazıyor. Bazı yerlerde Almanlar kazıp çaldı yazıyor. Araştırırken kafam yandı herkes bir şey diyor. Neyse olan olmuş. Şimdiki durum şu ki bu müze 2016'da 3.6 milyon ziyaret almış, bu doğruysa bildiğin bizim Ayasofyayla kapışıyor bu müze. Vah vah.

İştar Kapısı, Babil şehrine açılan kapılardan biriymiş.



Almanlar müzeyi getirdikleri eserlerin boyuna göre yapmışlar. Gerçekten şehire girer gibi hissediyorsunuz kendinizi. Saygılar Nebukadnezar abi.

Hayvan figürleri Tanrıları simgeliyormuş ama hangi Tanrı söylemem.



Burası Roma zamanında Milet'in pazar yerine açılan kapısıymış. (Market Gate of Milet)



Bu mermerler hep Milet



Milet maketi:



Apollo rölyefi:



Çeşitli avlanma öyküleri anlatan mozaikler:



Bunları korkutsun diye kralın yaşadığı yerin girişinin duvarlarına koyuyorlarmış:



Ben hiç anlamıyorum bunları, hayatında görmediğin yaratıklar her tarafı süslüyor. Düşünsene TBMM meclisinin girişinde Batman falan var "Ooo Adalet" diye. Akıl almıyor.

Bu da ilginç bir stel (uzun taştan oluşan yapıt). Asur kralı Esarhaddon Mısır'ı yenince böyle bir şey yaptırmış. Yerde çömelen Mısır kralı, yanındaki Suriye kralı. Reis de onları tasmayla tutuyor.



Gaziantep Zincirli'den çıkarmışlar bunu.

At arabaları:



Bunun pek bir özelliği yok. Ama at arabalarının kendisi ilginç. Eskiden bunlar en değerli askeri birimmiş, bir nevi tank. Tek bir uygarlık için değil, Hititler, Mezopotamyalılar, Mısırlılar hepsi kullanılıyormuş. Sonra atlar insanları taşıyabilecek hale evrimleşmiş ve bunlara pek gerek kalmamış.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Bergama Müzesinden çıkarabileceğiniz bir sonuç var: eskiden "Antik Çağ Uygarlıkları" diye sınıflandırılan uygarlıklar var ve bunlar artık yok, adamların tapınakları hep yerin altında. Hititler, Babilliler filan hiçbiri yok. İşin ilginç yanı bu adamların şehirleri belli bir mantığa göre kurulmuş olmalı (iyi tarım yapılır burada diye dere kenarı mesela) ama gerçek şu ki adamların şehirlerinin yerleri unutulmuş, 20. yüzyılda buluyorlar çoğunu. Bunca uygarlığa ne oldu? Olay "Bronze Age Collapse" yani "Bronz Çağı Çöküşü" diye geçiyor. Artık nasıl olduysa bu bronz/tunç çağı uygarlıkları beraber aynı anda ve bir anda çöküp yerini karanlık bir çağa bırakmış. Bununla ilgili çeşitli teoriler var, az buz İngilizce bilen herkesin zevkle izleyeceği bu video serisini mutlaka siz de izleyin: https://www.youtube.com/playlist?list=PLhyKYa0YJ_5ABU4r0U2Mcj_Gj32UN80zX

*

Antik Çağ'dan başka bir de İslam Eserleri Müzesi var. Bizimkilerin hediyeleri var, Selçuklu'dan kalma eserler de var.







Selçuklu mihrapıydı yanlış hatırlamıyorsam:



İslami eser diye çeşitli Ejder ve Uzak Doğulu figürleri de var. Moğollar'dan gelmiş:



Moğol matruşkası:





*

Görevli abi geldi, hadi kapatıyoruz dedi. Elimden geldiğince fazla fotoğraf çekip çıktım.

Akşam üstü müze adasının önündeki çim alan epey kalabalıktı, canlı müzik de vardı:



Biraz oturup soluklandıktan sonra dünya mutfaklarının sıralandığı bir gece pazarı vardı oraya gittim, turistler doluşmuş, hemen çıktım. Arkadaşın eve döndüm.

Arkadaş ve onun arkadaşları yarın evi boşaltmak üzere toplanma telaşındaydılar. Benim gezim adamlar çıktığı zamana denk gelmişti. Arkadaştan özür dilerim, "Kusura bakma tam couchsurfing deneyimi oldu, adamakıllı beraber takılamadık. Ama Türkiye'ye gelirsen mutlaka haber ver misafirim ol." dedim. Bir de Türkiye'den hediye paketi yapıp getirdiğim nazar boncuğunu verdim. Aslında Polonyalılara getirmiştim ama bu adam uzakdoğulu böyle acayip şeyleri sever diyip ona vermeye karar verdim. Bir de Türk lokumunu verdim. Sağol Singapur'da ailemle beraber yiyeceğim dedi. Ertesi gün mesaj attı "havaalanında açtım yiyorum sağolasın." diye. :d

*

Uyuyup uyandım. Berlin'de son gün. Terminale giderken bir de Erkner'den fotoğraf aldım.



Otobüs istasyonuna gittim, biricik Polskibus'uma binip çok sevgili Polonya'ma geri dönüyorum. Artık her şeyi dört ile çarpmayacağım. Ohhhh....

*

Kapanışta biraz Almanlardan bahsedeyim: birilerinden yardım etmek istemek dışında kimseyle muhabbet etmedim (yanlış yaptım). İngilizce bilmiyorum diyene rastlamadım. Kimse İngilizce konuşmamı yadırgamadı. Erkner'de orta yaşlı bir teyzeden yardım istemiştim, çok güzel bir aksanla konuşuyordu İngilizce'yi. Bir kere otobüse yetişiyordum ki otobüs duraktan yolcusunu aldı, sonra iki metre anca gitti, yaya geçidinin önündeki ışık yandı, durdu, ben de yaya geçidinden geçip otobüsün kapısına vurdum ama şoför açmadı. Arkamdan biri Almanca bir şeyler söyledi durağı işaret ederek, sonra da "Bir öğrenmediniz !^*#!?" der gibi bir şeyler söyledi yüzüme sinirli sinirli. Polonya'da kendisine yer vermeyen genci gösterip "Medeni olmayan ülkelerde gençler yaşlılara yer vermiyor." diyen amcadan bahsetmiştim. Burada da gençler yer vermiyor. Bir tanesi koltuğa çantasını koymuştu ve almaya veya göz göze geldiği insanlara buyrun demeye niyetli değildi, ayakta yaşlı bir amcaya parmakla "Burada yer var." diye gösterdim ama kafasını salladı. Yerimi gösterdiğim kişilerde oturmadı. İnsanlar biraz bireyci burada, başkalarının haklarına saygı göstereceğim diye ölüyorlar ya da. Alman halkını ve kültürünü pek öğrenemedik malesef. Artık başka zamana.

Yorum Gönder