EPFL Tanıtım Günleri 3. Gün - Görüşmeler ve Geziler



Yazıya ilginç bir paylaşımla başlayacağım. Geçenki yazımda "Ruslar 93 Harbinde Doğu Karadeniz'i oradaki Karadenizliler İsviçre'ye göçüp mıhlamayı tanıttılar." diye bir hikaye sallamıştım. "Tayf" isimli arkadaş da şu yorumu girmişti:

iyi geceler
Size başarılar dilemek istedim. samimi ve sıcak bir anlatımınız var. fondü kısmına bir ek yazmak lazım. aslında bizim Kars gravyeri ve peynir yaklaşımını muhtemel onlardan öğrendiğimizi gerçeği sizi şaşırtabilir. Rus devrimi öncesi kafkasyada peynir fabrikaları kuran isviçrelilerin; cumhuriyet döneminde Rusyadan kaçtıktan sonra Karsta 3 peynir fabrikası kurduğu ve peyniri bizi öğrettiği gerçeğini bilmek beni şaşırtmıştı.

Kırk yıl Rus işgalinde kalan Kars'a epey yatırım yapmışlar Ruslar ve Kars Gravyeri de Ruslar aracılığıyla İsviçre'den geliyormuş. Kaynak ve daha fazla okuma için

*

Sabah kalkamadım, hala acayip uykusuz olduğumdan zombi moda girip alarmı kapayıp yatmışım. Saate baktım otobüsün geldiği saat, pantolonumu giyip aceleyle çıktım. Kahvaltıyı kaçırmıştım, otobüste biraz fındık atıştırmaya koyuldum (evet yemekler çok pahalı diye leblebi fındık stoklayıp gelmiştim buraya), yanımda oturana ikram ettim "Sağol ya çok fazla pasta çörek yedim kahvaltıda." dedi. E tabii kruvasan'ın somun ekmek yerine kullanıldığı bir kahvaltıdan çıktı adam. :) Neyse iyi oldu, oradaki görevli ablalardan biri marketten bir kutu çikolata almış, önümüze koydu, onlara yer kaldı :P

Bu sefer DNA merdivenlerini bir kat çıktıktan sonra pes edip yerine asansöre bindim ve benden önce asansöre binmiş olan kurnaz İranlılara s.a. dedim.

Bugün tek konuşma vardı. "Neden doktoranızı burada bizimle yapmalısınız?" İsviçreli bir hoca sunuyordu. Başta program hakkında bilgi verdi, 4-6 yıl sürecekmiş, İngilizce'ymiş, sistem Amerika'dakine benzermiş ve Avrupa sisteminden farklı olarak 4 yıllık lisans dereceli kişileri de kabul ediyormuş. Sordu "Kaçınız 4 yıllık mezunusunuz?" diye, epey bir el havaya kalktı.

Okulun bi 10-15 sene önce hiçbir yerde adı geçmiyormuş, sonradan başa Amerika'dan önemli bir adam gelmiş, WTF demiş ve geliştirmiş okulu ve bölümü.

Toplam 230 doktora öğrencileri varmış, yılda gelen 650 başvurudan 35-40'ını alıyorlarmış (bu sayı artmış galiba, 60 falan olmuş bu sene) Doktora öğrencileri maaşlı çalışan statüsünde ve araştırma görevliliğinin yanı sıra öğretim asistanlığı da yapıyorlar, ödevleri notlamak ve öğrencilere soru çözmek gibi şeyler bunlar da. Bilkentli arkadaş "Lisans öğrenimi Fransızcaysa biz nasıl asistanlık yapacağız?" diye bir soru sordu da, reis de "Biz öğrencilerin İngilizce bildiğini var sayıyoruz." dedi.

Sonra konu "Neden burası"na geldi. Açıkçası İsviçre'yi Amerika yerine tercih etmemin iki sebebi vardı aklımda ve adam da hiç çekinmeden direkt bunlara oynadı.

1- Avrupa'nın göbeğinde olması

Lozan havaalanına yakın, birkaç Avrupa şehrine otobüsle gitme mesafesinde (Paris 10 saat). Avrupa zaten küçük, Avrupa'nın gezilesi kısmı Avrupa'nın kapladığı alanın yarısından azında toplanmış. Buna karşın yüz ölçümü neredeyse Amerika'da Texas'tan otobüsle New York yapamıyorsunuz :P
Ayrıca bir üniversite şehri olup çevresinde hiçbir şey olmayan kentler var ABD'de.



Ve tabii İsviçre'nin seminerdeki bir çok kişinin evine Amerika'dan daha yakın olduğunu da söylemek gerek.

2- Diğer okullara göre eşşekyüküyle para vermesi



"Parayı dert etmeyin." cümlesini yineliyor habire. Amerika'nın güzel şehirlerinde beş parasız bir şey yapamazsınız diyerek argümanını destekliyor.



Bu hanım ablanın fotoğrafını verdikten sonra "Kim bu?" diye soruyor, sonra kim olduğu slaytta beliriyor. Etliye sütlüye karışmayan bir başkanları var (kime atıfta bulundukları belli.)



( Trump la Trump, yok yere blogu kapattırmayalım :) )

Bunların yanında benim en çok dikkatimi çeken şey insanların gerçekten güzel konuşması. İngilizce'yi sonradan öğrendikleri fakat gerçekten iyi öğrendikleri için konuşurken kelime yutma gibi bir durum olmuyor. Güleceksiniz ama benim Amerika'daki en büyük korkum bu, insanları anlayamamak. Burada - eğer ağır Fransız aksanıyla karşılaşmazsam - bu yok.

Öğlene kadar yine serbest zaman, çikolatalardan yedik, arada görüşmeler. Benim iki görüşmem vardı.

İlkine gittim. Görüşme Pierre Dillenbourg isimli, psikoloji lisanslı bilgisayar bilimi doktoralı, bilgisayar destekli eğitim üzerine çalışan kısaca sevdiği işi yapan örnek aldığım hocayla idi. Zaten başvururken niyet mektubuma hoca/lab ismi yazmam gerekiyordu, EPFL nasıl olsa beni kabul etmez diye niyet mektubunu sallamasyon yazıp "MOOC çalışabilirim." gibi bir şey eklemiştim. Bu adam da MOOC çalışıyordu (Massive online open courses, coursera, edx vs.) Alınmamda payı vardır diye düşünüyorum.

Bu görüşmeye hoca değil önceden doktora öğrencisi şimdi ise postdoc olan, asistanlıktan kurtulamamış Hintli bir abi geldi, hoca nerede bilmiyorum geziyordur. Sevindim çünkü önceki gibi fırça yeme ihtimalim yoktu.

"Sen mi soracaksın ben anlatmaya başlayayım mı?" diye söze girdi, "Sen anlat." diyerek hemen üzerimdeki yükü kaldırdım. "Normalde bizim labta açık pozisyon yoktu fakat şimdi bir tane açıldı. Bizim hoca "Computational Education" diye bir alan icat etmeye çalışıyor. Öğrenme psikolojisi ve yapay zeka (makine öğrenmesi) içerecek bu alan. Biz gelen öğrencilerden ikisinde de çok iyi olmasını beklemiyoruz, sırf makine öğrenmesinde iyi olman yeter ama diğer konuda da öğrenme isteğin olsun. Projelerde iki hoca ortak çalışacak. Psikoloji için danışmanın bizim hoca, Makine öğrenmesi için danışmanın Volkan Cevher olacak yani iki danışmanın olacak. Sana "Computational Education"ı anlaman için bir örnek vereyim. Bize coursera'dan vs. veri geliyor. Coursera'da her dersin sonunda dersi 1'den 5'e kadar puanlamanı ister. Bizde aynı zamanda öğrencinin dersi nerelerde durduğu, nereyi 1.5-2x hızda nereyi yavaş izlediği var. Bununla öğrencinin verdiği puan arasındaki ilişkiyi bulmak bir proje olabilir."

Bir konu yeterince zorken iki tanesinde iyi olmaya bir sene önce hevesle atlayacağım bir şeyken şimdi çok korkunç gözüküyordu. "Ya ben makine öğrenmesinden pek iyi bir not alamadım böyle böyle." dedim "Notun önemi yok, senin benim söyleyebileceklerimi yapıyor olabilmen." yeterli dedi. İçim rahatladı çünkü orada hali hazırda işi bana yardım etmekle (aynı zamanda yönetmekle tabii) biri vardı, adamın maaşı bu işten geliyordu, yani hocaların insafına kalmayacaktım.

Bu hocayla çalışmak istediğini söyleyen başka birini duymamıştım ve geldiğimde de asistan boş odada oturuyordu. Sordum "Bu pozisyon için rekabet var mı?". "Yok." dedi. :P

"Peki bu pozisyonda daha önce çalışan biri var mıydı?" dedim yeni açıldığına göre olmalıydı sonuçta. Biri varmış. İlk dönem dönem projesi yapıp sonra labı değiştirmiş, pozisyon da o yüzden açık kalmış zaten.

(Sonradan bir Türk doktora öğrencisinden öğrendiğime göre bu labı değiştiren arkadaş içinde sadece machine learning olan projelerde takılmak istiyormuş fakat Türk hoca istemiyormuş, muhtemelen pozisyon yoktu. Eleman Pierre'i pek sevmiyormuş, Pierre sabah 9:15'te labta olmasını istiyormuş, katılmayı zorunlu tuttuğu bir eğitim semineri varmış orada hoca sık boğaz ediyormuş elemanı "telefonunla oynama semineri dinle." diye.)

İş aklıma yatmıştı, şimdi EPFL'yi sevmeye başlamıştım. En azından ilk dönem üzerinde çalışabileceğim bir pozisyon vardı ve seçilmeme şansım da azdı.

Bundan sonra son görüşmeme gittim. Görüşme önceki yazıda bahsettiğim Wikipediacı Alman reisleydi. İsmimi söyledim, "O zaman sen Türksün." dedi şıp diye anladı reis.

Çinli hoca görüşmede ince eleyip sık dokumuştu ve merak edip kaç doktora öğrencisi alacağını sormuştum, "1" demişti. Yine aynı muameleyle karşılaşıp karşılaşmayacağımı merak ettiğimden direkt olarak "Kaç öğrenci alacaksınız, benim girme şansım ne, 75 binden 5 bine çekme ihtimalim ne?" (tamam kötüydü) diye sordum. "İki öğrenci alacağım ama tabii birine şimdiden söz vermek gibi bir teslimiyette bulunamam." dedi kibarca. Konuşmanın geri kalanı da samimi ve keyifliydi. İşte Batı medeniyeti!1!! dedim, o ne öyle daha ilk görüşmede stres mülakatına alan hocalar falan.

Projelerinden bahseder misin falan dedim. Adam bir word belgesi açtı. Sayfalarca proje var. İlk sayfada kaç tane proje olduğunu sayıp "60 proje falan var burada." diye tahminde bulundum. Komut satırında bir şeyler yaptı, 59 proje olduğunu buldu "Vaay iyi tahmin." dedi.

Projelerinden bir tanesi "Çocukların yazdığı wikipedia" ile ilgiliymiş. Bu bana bayağı ilginç geldi, şimdi aradım mamafih bulamadım, özel bir adı vardı.

Ben de bir proje öğrendim, hem ilgili görünmek için hem de gerçekten ilgili olduğum için. Wikipediadaki kültürel eğilimi nasıl engelleyebiliriz dedim. İngilizce wikipedia'daki bir çok Türk devleti İranlılar tarafından saldırıya uğramış durumda. Safeviler, Gazneliler, Selçuklular hatta Osmanlılar (oha) hepsi "İrani" devlet oldu. Buna ilişkin bir proje yapılabilirdi tabii. O da çaktı durumu, "Türk vikisiyle Ermeni vikisi çok farklı olmalı. Ama en azından bilimsel makaleler değişmiyor." dedi.

Çıkarken son anda aklıma geldi de en önemli soruyu sordum, "Neden Münih Tekniği bitirmişken doktoraya gitmek yerine önce McGill'e mastıra gittiniz? Buraya gelmeden önce benim de mastırım olmalı mıydı?" dedim. "Hayır." dedi. "Ben Kanada'ya exchange'e gitmiştim. Dönmek istedim ama bana doktoradan önce mastır yapmamı söylediler. Ben de yaptım, mastır yapınca da Stanford'a vınnn. dedi. Adam reis.

*

Görüşmeden sonra bizimkilerin yanına dönüp biraz çikolata atıştırdım. Öğle yemeğinden önce üç Bilkentli bir de İsviçreli bir arkadaşla göle inelim dedik. Yine o muhteşem "Etrafta yabancı varken Türk İngilizcesi konuşarak saçmalama" eylemini gerçekleştirdik. Ben arkadaşla dalga geçmek için "You are a pleasure pimp." falan diyorum. Türk atasözü ve deneyimlerini sanki kendim o anda Cem Yılmaz kesilip icat etmişim gibi yutturuyorum, mesela yiyip yemediğimiz şeylerden bahsediyoruz, arkadaş ben karides yemem diyor, ben "I would eat my father if he comes from the sea." falan diyorum. İsviçreli de bizim garip espiri anlayışımıza gülüyor. Bir on beş dakika falan sonra kampüsten göle inmiş oluyoruz.

Göl kısmı bir hayli küçük ve inanılmaz! Çıt yok, sadece bizim sesimiz var! Hayatımda gördüğüm en huzurlu yerlerden biri. Bir tane abla yoga yapıyor. Benim de matı serip yoga yapasım geldi, sırf burada yoga yapmak için yoga öğrenebilirim.



En çok şaşırdığım şey buranın nasıl bu kadar boş olabildiği. Bizim burada kahvesini kapan buraya üşüşürdü.





Su da oldukça berrak ama arkadaşlar yüzmek için çok yosunlu olduğunu söyledi, daha iyi yerler varmış.



Gölün oradaki evler çimenler



Dönüyoruz. Yine bir şeylerin altından geçiyoruz. İlginç bir çalışma:



(En soldaki adam Alan Turing, onun yanında Marie Curie diğerlerini bilmiyorum gölge etmişler.)

Üst düzey bir espiri + Türk filmlerinde kalan minibüste bir şey satma geleneğini Lozan'da yaşatanlar



Öğle yemeğinde önceden belirlenmiş masalarda bir hocayla yemek yiyecektik. Komik ama dördümüzü aynı masaya almışlar, gölden geldiğimiz gibi oturduk. Masada dekan vardı. Tanıyordum Sanal Gerçeklik çalışıyordu. Pek konuşkan bir adama benzemiyordu. Sordum ne yapıyorsunuz diye, VR kullanırken elleri de görüntüye montelemeye çalışıyoruz, çünkü oculusu kafaya takınca eller kayboluyor saçma oluyor dedi. Bir de aslen Fransızmış ama 12 seneden fazla İsviçre'de kaldığı için ve İsviçre'nin resmi dillerinden birine çok hakim olduğu için (anadili tabii :)) çifte vatandaşlık almış.

Yemek geldi. Makarna soslu pilav yapmışlar:



Arkadaşla bunu aperitif sandık bu yüzden ekmeksiz gömdük.  Hemen ardından tatlı gelince dumur olduk tabii :)

(Evet masada ekmek vardı, buna da şaşırdım.)

İçecek sordular. Arkadaşlar çay istedi, çay demli çay şeklinde değil kaynar su + poşet şeklinde geldi. Bir de kahve için iki seçenek sordular "Kahve mi espresso mu?" diye. Kahve diyince ne geleceğini bilmediğim için espresso istedim. İlginçtir adamların standart bir kahvesi var ve kahve diyince o geliyor, bizim ülkede ise kendi standart kahvemizi istememiz için "Türk kahvesi" söylememiz gerekiyor.

Çay poşetinde post modern bir çalışma, öyle sanat severler.



Bizim grup hariç masadaki diğer iki kişiden biri lisansı MIT'te okuyan Çin kökenli bir Amerikalı'ydı. Yine harikulade Çincemi konuşturdum. Genelde batıda yaşayan birine bunu yaptığımda iki tip yüzle karşılaşırım, 1- Gülen, gülerek cevap veren, çok acayip bir şeyle karşılaştığı için mutlu olan (Bir Japon'un karşınıza geçip Türkçe konuştuğunu düşünün.) tip. 2- Nötr yüz, Çince bilmeyen veya bildiğine de pek sevinmeyen biri. (Hatta bazıları aşırı derecede kompleksli olup AMARİKALIYIM LAN BEN moduna bile girebiliyor.) Kızda 2.si var gibiydi o yüzden daha da üstelemedim. Hoca da "Benim eşim Çinli ben de biraz biliyorum." falan dedi. Öbürü EPFL'nin kendi öğrencisiydi ama çok uzakta oturduğundan pek bir şey konuşamadık.

Yemek bitti. Gezi vakti. Chateau de Chillon (Şillon Şatosu) diye bir yeri gezecekmişiz. Yol biraz uzun sürdü, otobüste uyukladım ben de bir güzel. Yalnız Uşi ve Montrö'yü geçtiğimiz gözümden kaçmadı, modern Türkiye'nin tarihi burada yatıyor resmen. Bir de haritaya baktım biraz gitseydik Fransa'ya geçmiş olacaktık.

Şato'nun mimarisi çok güzel. Game of Thrones'tan fırlamış gibi. Göl manzaralı. Yalnız beklediğimden küçük gözüküyor. Hogwarts gibi bir şey beklemiştim ben.









Bu da iç cepheden:



Aynı diğer Orta Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yine Çinli turistler üşüşmüş. Çince rehberler dağıtan ablaya Nihao dedim.

Kaleye haciz gelmiş, o yüzden içinde pek bir şey yoktu. Boş odaları da çekmedim ben de.

Evrime kanıt SS'li



İnsanların boyları uzadığı için daha yukarı astılar herhalde :D

Bu ay yıldız mı yoksa tesadüfen mi çizilmiş bilmiyorum. İçeride bunu cevaplayacak rehber gibi biri yoktu.



Şu sandık hoşuma gitti, bir tane ben de alacağım:



Döndük. Doktoracılar "Şehirde şu bar varmış oraya gidelim dediler." Biz ise o zamana kadar yine bir Türk grubu oluşturup gezmeye başladık, 8 Türk geziyoruz şehirde. Karşımıza şöyle bir manzara çıktı:





Lülülülülü sesleri höporlörlerde yankılanırken kalabalık "Neeevruuuz" diye bağırıyordu, ellerindeki pankartta Türkçe "Yaşasın Nevruz" yazıyordu ve Kürtçe bilmediğim bir şeyler (muhtemelen aynısı). Sovyetler bayrağı, Apo posteri, YPG bayrağı ve diğer üç harfli bayraklar. Arkadaş bana "Türkiye'de haberlere çıkıp kahraman olmak istiyorsan şimdi tam sırası." dedi ama ben üç buçuk atmaya başlamıştım bile. Sekiz kişi kalabalığın yanımızdan geçmesini bekledik.

Tren/metro'da da benzer bir şey oldu, iki kişi (abla kardeş) biz konuştukça gülümsüyorlardı. Arada Türkçe kelimeler duyunca naber dedim. "Bize mi gülüyorsunuz?" ama cevabı tam anlayamadım sonra da indiler zaten. Göl taraflarında yürürken de kalabalık bir gruptan biri arkamızdan "Bonsua" dedi, bunun görüşürüz demek olduğunu sandığımdan arkama bakmadım. Birkaç kere bonsua tekrarlanınca baktım uzaktan, biri "Selamunaleykum" dedi, "Aleyküm selam" diyince hepsi koptu. Hem bu kadar küçük olan hem de %43'ü yabancı olduğu söylenen bir şehirde insanların "Aaa bunlar Türkmüş/yabancıymış ya." tribine girmesi beni şaşırttı.

Okula gittik akşam yemeği için. İlk defa cebimden para çıkıyordu,  Burrito (dürüm, içinde bol biftek var ve bunun tadını öldürmek için siyah fasulye ve pilav koyuluyor) + meyve suyuna 55 lira (15 frank) bayılınca içim acıdı, ki bunu okulda öğrenci indirimiyle alıyoruz.

Arkadaşlar bir de Uşi'ye gidip göl kenarını görelim dedi, gittik. Biraz uzaktı. Fena değildi ama karanlıktı.

Bir sürü kuğu vardı kıyıda, napıyorlardı orada bilmiyorum, çok yüzdüler de biraz kurulanıp çay içelim mi dediler naptılar.



Bu uzaktaki sarı ışıklı bina Lozan anlaşmasının yapıldığı otelmiş. 2023'te yıkılacak diyorlar :P



Diğer meslektaşlarımızla buluşmaya gittik. Bugün St. Patrick günüymüş , İrlanda'nın milli bayramı ama burada kutluyorlar pis fakirler. Benim Koç'tan arkadaş İrlanda'da kutladı, mayışı alayım ben de İrlanda'da kutlayacağım :))



Burası bir barın önü ve ayrıca katedralin bahçesiydi, katedrali gezmek için yukarı çıkmaya üşendim. Biraz goygoy yaptıktan sonra biz arkadaşlarla erkenden yurtlarımıza döndük. Sonunda biraz daha fazla uyuyabileceğim için çok heyecanlıydım.

EPFL Tanıtım Günleri 2. Gün - Görüşmeler ve Kampüs Turu

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indim. Kahvaltı evlere şenlik: iki çeşit sarı peynir (biri bildiğimiz eski kaşar), iki çeşit salam, geri kalan şeylerin tamamı şekerli ve unluma müller. Şeker komasına girdikten sonra farkettim ki her nedense bir de dünya mutfağından yemekler veriyor ve bu gün de Malezya/Singapur yemeği olan Nasi Goreng var (pilav + bir şeyler, diğer her Asya yemeği gibi). Böyle bir nostalji fırsatını kaçırdığım için çok üzgünüm :(ühü

Bugünkü program "Kampüse git, teknik konuşmaları dinle (veya dinlermiş gibi yapıp telefonlarla oyna.) randevun varsa hocalarla belirli bir saatte bire bir görüşme yap, kalan zamanda da poster sergisinde posterlere bak, akşam da rehber eşliğinde kampüs turu." şeklindeydi.

Otobüslere doluşup kampüse gittik. Kampüste mühendislik binasına girdik. Epey bir kıvrımlı bir merdivenden dört kat yukarı çıktık. Tahmin edebileceğiniz üzere DNA’yı simgelemeye çalışmışlar.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indim. Kahvaltı evlere şenlik: iki çeşit sarı peynir (biri bildiğimiz eski kaşar), iki çeşit salam, geri kalan şeylerin tamamı şekerli ve unluma müller. Şeker komasına girdikten sonra farkettim ki her nedense bir de dünya mutfağından yemekler veriyor ve bu gün de Malezya/Singapur yemeği olan Nasi Goreng var (pilav + bir şeyler, diğer her Asya yemeği gibi). Böyle bir nostalji fırsatını kaçırdığım için çok üzgünüm :(ühü

Otobüslere doluşup kampüse gittik. Kampüste mühendislik binasına girdik. Epey bir kıvrımlı bir merdivenden dört kat yukarı çıktık. Tahmin edebileceğiniz üzere DNA’yı simgelemeye çalışmışlar.

 

Tişört, flaşbellek gibi eşantiyonlarımızı aldıktan sonra seminer odasına geçtik. İlk üç konuşma teknik konuşmaydı. İlkini benim de çalışmayı düşündüğüm ve ertesi gün bire bir görüşeceğim Robert West isimli Münih Teknik’ten lisans, Kanada McGill’den yüksek lisans, Stanford’dan doktora almış, Microsoft ve Google’da staj yapmış, kısaca yapılabilecek her şeyi yapmış deha bir Alman reis yapacaktı.

Konu Wikipedia’ydı. Nerdler için özetlemek gerekirse İngilizce’de var olan bazı (çoğu) makale başka dillerdeki wikilerde yoktu. Bu makaleler önem sırasına göre dizilip wiki yazarlarına ilgi alanlarına göre önerilecekti. Örneğin atıyorum mango, baklava ve mangolu baklava makaleleri İngilizce wikide vardı ama Türkçe wikide yoktu, mango Türkiye’de yetişmeyen bir meyve olduğundan baklava mango’dan önemliydi ve önem sırasında başa geliyordu, dolayısıyla mesleği tatlıcılık (veya başlıca ilgi alanı yemek) olan bir wikipedia.com.tr yazarına ilk olarak baklava hakkında bir şeyler yazması önerileceki. Tabii bu önem bulma ve önerme işlemi tamamen bilgisayar tarafından yapılacaktı.

Bayağı önemsiz gibi gözüken bu araştırma alanının tabii ki kısabir sürede (maksimum 5-6 ay diyorum) muhtemelen bir doktora öğrencisinin elinden çıkan bir proje olduğunu, dünya için önemsiz olsa da wikipedia kullanıcıları için önemli olduğunu ve bir üniversite veya evde kendi başına takılan bir yalnız kurt tarafından yapılmazsa muhtemelen kimsenin parasız yapmayacağı bir iş olduğunu söylemekte yarar var. Ayrıca bu proje yapıldıktan sonra yazılan makale başka projelere ışık tutacaktır.

Adamımız bir de önerilerin işe yarayıp yaramadığını anlamak için (bana kalırsa biraz eğlenmek için) bazı wiki yazarlarına rasgele makaleler önererek bir kontrol grubu oluşturmuş. Yukarıdaki baklavacı Hacı Şerif’e domuz pirzolasını falan önermiş mesela. Böyle cevaplar almış:

 

İkinci konuşma bilgisayar ağları ile ilgiliydi. Bilgisayar ağları hakkında bilgim vardı ama ileride üzerinde çalışmak gibi bir düşüncem yoktu, önceki konuşma gibi espirili de değildi o yüzden pek dinlemedim. Ara verdik sonra geri geldik.

Üçüncü konuşma da yeni mezun olmuş galiba İranlı bir abi konuştu. Çok severek dinlemedim ama anlattığı ilk şey “Hangi film?” sorusuna iki tane film afişi göstererek kullanıcı zevki belirlemekle ilgiliydi, kümeler ve kesişimlerini falan gösterdi. Teknik kısımları bitirdikten sonra doktora üzerine konuştu ve klasik olarak doktora evlilik gibidir benzetmesini yaptı. EPFL Dil Öğrenme Merkezinden bahsetti, EPFL bedava dil kursları veriyormuş ki benim de dört gözle beklediğim bir şey.

Dördüncüsü de de basketbol oyuncularını numaralarından detect etme gibi bir şey üzerineydi. Bunun üzerine şirket kurmuş hatta, EPFL de desteklemiş, ismi Playful Vision.

Yine de tüm konuşmacıların bugün için hazırlandıklarını ve gayet iyi konuştuklarını söylemeliyim.

Konuşmalar bitti. Öğle yemeği için dağıldık. Sohbet muhabbet falan. Ben şu EPFL’de mastır yapmakta olan elemanın masaya oturup o klasik soruyu sordum: “Abi neden Amerika değil de burası?” cevap: “Abi Amerika.” Sanırım - şu anlık - zorunluluktan burayı tercih ediyormuş. Fazla konuşmadan masaya iki tane hoca oturdu. (Bu etkinliğin adı zaten “Hocalarla Öğle Yemeği” diye geçiyordu, biz asosyallik yapıp yalnız oturmuştuk.) İkisinin de konular benimkinden apayrı olmadığı için muhabbet kesmedi, bana ne yapmak istiyorsun? diye sorduklarında artık ezberlediğim cevapları verdim “Bilgisayarlarla sosyal hayatı düzenlemek istiyorum, eğitim sistemini değiştirmek istiyorum, açık uçlu sınavları bilgisayarlara okutturmak istiyorum.” vs vs. (Bunlarla kesin ilgileneceğim diye bir şey yok, ben aslında neyle ilgileneceğime karar bile vermedim. Açık uçlu sınav okuma sistemini Koç’ta görmüştüm hoşuma gitmişti.)

Öğleden sonra serbest zaman. Poster tanıtımları vardı ve asistanlar yaptıkları projeleri ilgilenenlere anlatıyordu.


 

O sırada ben de diğer birkaç Türk asistanla falan tanıştım. Genel olarak hallerinden memnunlardı. Fransızca sıkıntı olmuyor diyorlar ama oluyor postahane gibi hayati yerlerde İngilizce bilen olmuyor falan dedi biri. Teori çalışan bir sürü Türk asistan vardı, Bilkent EE mezunu bir hoca Türkleri toplamış laba (bi bizim arkadaşı almadı) Benim üzerinde çalıştığım makaleler genelde 1- Algoritma (yı bir yerlerden) bul 2- Programı yaz 3- Sonuçları yaz ve tablo ile grafikle göster 4- Mümkünse kullandığın algoritmayı geliştir (bir yerlerden daha iyisini bul.) şeklindeydi ama bunların işi önce o algoritmayı (ya da artık üzerinde çalıştıkları her neyse) Matematiksel olarak kanıtlamakmış, tabii bu da algoritmayı direkt bilgisayara geçirip “Ben susayım sonuçlar konuşsun.” demeye göre oldukça zor bir iş.

Bu arada burada bir not düşeyim sadece Türk asistanlarla konuşmadım, ayrıca soru sorup konuştuğumuz tüm asistanlar gayet yardımcıydı ve dedikoduyu seviyorlardı, bir tane Hırvat kız vardı mesela "Benim işim sizi buraya gelmeye ikna etmek diyen, o epey yardımcı oldu, özellikle hocalar konusunda, bazı konularda fikrimi değiştirdi :) Örneğin "red flag" denebilecek bazı hocalardan bahsettiği, bir tane hoca (ki daha önce adını oraya exchange'e giden bir arkadaştan duymuştum.) öğrencilerden birini ilk dönem yapmak zorunda olduğu dönem projesini bitirdiği halde F vererek (yani sınıfta bırakarak) doktorasının çok erken bitmesine neden olmuş. Bu tür konuşmalar epey yararlıydı. Fakat "Burada hayat nasıl?" diye sormak için en iyi adres Türkler çünkü "Burada hayat nasıl?" nasıl sorusu aslında "Burada hayat Türkiye'ye göre nasıl?"

Alandaki posterlere baktım ama benim çalışmayı düşündüğüm üç hocanın toplam 1 (bir) makalesi vardı. Bir anlam veremedim. (Sonradan öğrendim ki deadline'ı kaçırmışlar.) Başka makalelere göz attım ben de.

 

Bu güzel ablanın ne yaptığını bilmiyorum çünkü “Sen ne yapıyorsun?” diyince ele şu mavi bilekliği takıp takıp ekrana tutuyorsunuz böyle yapıyorsunuz bıdı bıdı diye anlattı, arkadaşla beraber yaptık, kendi elimizi ekranda dans ettirdik en sonunda teşekkür etti ve gittik. Sonra arkadaş acı gerçeği fark etti, “Ya bu kız bize hiç projeyi falan anlatmadı, datasını topladı gitti, kullandı bizi.”” dedi. Vay cingöz.

Sonunda benim ilk günkü ilk ve tek birebir görüşmem geldi. (Normalde herkes beş hocayla görüşürken ben tanımadığım hocalarla uzun ve gergin sessizlikler yaşamamak için sadece tanıdığım hocaları listeye attım.)

İlk görüşme daha önce bahsettiğim Bilkent bilgisayar mezunu abinin hocasıydı ve İnsan Bilgisayar Etkileşimi üzerine çalışıyordu. Daha da spesifik olarak anlatmak gerekirse, uygulamaların arayüzlerin vs. insan duyguları üzerindeki etkisini araştırıyordu.

Masaya oturdum. “Benden ne öğrenmek istiyorsun?” diye söze başladı hoca ki bu gerçekten çok zor bir zoru çünkü daha hiç muhabbet etmeden hoppidik soru sormam için çalışıp gelmiş olmam gerek. Kendimi tanıttım (düşünmek için zaman kazandım böylece) Koç’taki stajımı anlattım, orada arayüzler üzerine çalıştıklarını ve benim de beğendiğimi, kendimin de çizim tanıma üzerine çalıştığımı ve mangalarla ilgili bir projemin olduğunu söyledim. İyi halt yedim. Bu laftan sonra konuşma daha çok bir satranç oyununa dönüştü.

Hoca “Ben senin dosyaları okudum, sana bence öğretim teknolojileri labı daha çok uyuyor orayla konuşuyor.” Ben “Ama bu lab da benim ilgimi çekti bakın Koç’ta buna benzer şeyler yaptım.” Hoca “Ama sen daha çok device (aygıt) (ne alakaysa) kısmında çalışmışın ben insan ve insan psikolojisi üzerine çalışıyorum.” Ben “Tamam ben bu konuları da severek öğrenebileceğimi düşünüyorum o yüzden opsiyonlarımı açık tutuyorum.” Hoca “Tamam ama ben öğrenme eğrisi daha düşük (yani daha çabuk öğrenen) birilerini almaya doğal olarak daha eğilimliyim.” Konuştukça batıyordum. “Eylülde hocalar araştırma alanlarını sunacak, o sırada hangisini dinlemek seni heyecanlandırıyorsa artık.” gibi bir şeyler söyledi ben de “Seçme işlemi eylülde mi? Ben ondan önce staja gelebiliyoruz diye duymuştum.” dedim. O arada tepesi attı ve görünüşte kibar ama söylediklerinin anlamını düşündükçe kaba olarak “Bence sen başka fakülte üyeleriyle de konuş, ben tam anlatamıyorum. Seçme yok match var.” dedi ve ben de bay diyip oradan ayrıldım.

Bu görüşme bende acayip düşünceler yarattı. En önemlisi demek ki fellowshiple girmek doktoraya kabul almak manasına gelmiyordu, hocalar da seçme hakkına sahipti ve ben kendi tercih ettiğim hocalar tarafından tercih edilmeyip gidip saçma sapan bir alanda çalışıyor bulabilirdim kendimi. Bu açıdan direkt lab/hoca tarafından alındığım Amerikan üniversiteleri belki daha az esnekti ama daha risksizdi.

Bir yandan da düşündüm de eğer tüm hocalar bu hoca gibi “öğrenme eğrisi düşük” öğrenciler seçecekse benim herhangi bir laba girme şansım yoktu çünkü yaptığım hiçbir şey yoktu. C.V.’m bomboştu. "Madem çalıştırmayacaktınız niye bana burs verdiniz?" diye sitem etmeye başladım. (Sonradan benim gibi burs almış bir kız "En az iki hocanın ben bununla çalışabilirim." demiş olması gerek dedi ama kaynağı neydi hatırlamıyorum.)

Yeniden mastır yapmayı düşünmeye başladım ve hatta niye Kanada’ya mastır başvurumu yapmadım diye kendime kızmaya başladım. “Neyse Koç’a veya Bilkent'e gideriz.” demeye başladım yine.

Çinli hocanın bahsettiğim Türk asistanıyla konuştum. “Eee benle Igor’un yerini nasıl dolduracakmış?” oldu ilk tepkisi. “Bizim hoca iyidir ama arada öyle mala bağlayıp mavi ekran verdiği olur, sana da o anı denk gelmiş herhalde.” dedi. "Sen fellowship aldın kesinlikle çalışacaksın, en son ihtimalle bir hoca deniyeyim diye alır." diye de teselli etti. 

Hocayla konuşan iki kişiyle daha konuştum. Bir tanesine çok olumlu konuşmuş çünkü kız buna benzer şeyler yapmış daha önce. “Fakat ben onunla çalışmak istemiyorum.” dedi kız, Carnegie Mellon’dan da kabul almış ayrıca burada çalışmalarını en beğendiği kişi Robert West imiş.

ODTÜ’lü mastır terk arkadaş da o hocayla konuşmuş, yapay zeka üzerine konuşmuşlar bu kısım başarılı geçmiş ama sonra hoca yine ben psikoloji bilen birini arıyorum diye tutturmuş. Hatun tam bir pislik çıktı.

*

Başka kişilerin görüşmelerini ve ne konuştuklarını da sordum. ODTÜ’de şu an mastırı bitirecek olan arkadaş Ankara fen mezunu Matematik olimpiyatçısıydı ve kendisine hocanın sorduğu ilk soru “Seni bu okula getirebilmek için ne yapmalıyız?” olmuş. Yine Bilkent’ten beraber geldiğimiz 4.00 ile EE birincisi olan ve Stanford’a gidecek arkadaş hocalara Stanford ve EPFL’yi karşılaştırtmış, EPFL’deki bir Türk hoca “Stanford’da rasgele biriyle çalışacağına burada benle çalışabilirsin.” demiş. Başka bir hoca normalde yarım saat olması görüşmede tahtanın başına geçip 1.5 saat algoritma anlatmış. Benimki gibi başarısız bir görüşmeyle karşılaşmadım.

Hazır konu açılmışken buradaki (en azından ilk başvuru roundunda kabul alan, çünkü iki round var, ikinci başvuru 15 Nisan’da) öğrenci profili hakkında bilgi vereyim. Ben EPFL’ye öylesine başvurmuştum, kabul almayı hiç beklemiyordum, başvuru bedavaydı hadi bi deneyelim dedim. (Kabul alacağımı bilsem ETH Zürih’e de başvururdum.) Kabul alınca “Acaba standartları düşük müydü?” diye düşünmeye başladım. Başvurduğumda not ortalamam 3.91 idi evet ama Singapur’da not ortalamam 3.3/5.0 idi ve C.V.’mde işe yarar hiçbir proje yoktu.

Standartları sandığım gibi düşük değilmiş, benim dosyalar falan karıştı da öyle girdim herhalde. Bizim okuldan dört kişi girdi ama ben hariç hep en iyileri almışlar öyleki ben olmayınca not ortalaması 3.9875’e çıkıyor. MIT’den “Sıkıldım Boston’un kalça kesen soğuğundan Avrupa’ya gidecem ben.” diyip Oxford Cambridge EPFL’den kabul alıp gelen var. Stanford’dan Berkeley’den kabul alıp “Bu Trump yüzünden gitmeyebilirim.” diyen bir Lübnanlı ve bir de İranlıyla tanıştım ki İranlı Matematik olimpiyatlarında dünya şampiyonuymuş. Cambridge’ten gelen var. İsviçreli 2-3 tane falan vardı sanırım. Aşırı karmaşık bir ortam var, Amerika’da olsaydım gelenler hep Çinli Hintli olurdu ama burada Hintli 4-5 tane Çinli 2-3 tane saydım. 8 kişiyle en büyük komünite biziz. Sırbistan, Yunanistan ve Romanya gibi Balkan ülkelerinden kişiler var. Batı Avrupa pek görmedim. İran ve Lübnan’dan var epey. Gördüğüm en egzotik kişiydi Kolombiyalıydı, derhal Pablo Escobar ve Simon Bolivar muhabbeti yaptım. Fakat gördüğüm en ilginç kişi açık arayla Belgradlı olup üniversite için Roma’da bir üniversitenin Matematik bölümüne başvuran ve tek kelime İtalyanca bilmeden oraya mülakata giden, mülakattan sonra hocanın “Bir sınıftan çık biz bi konuşalım.” demesini anlamayıp üniversiteden çıkıp giden, sonra kabul alan ve ilk sene İtalyanca bilmeden Matematik’in evrensel diliyle işi götüren elemandı. “Vay anasını ben lisedeyken kendi başıma Kayseri’ye gidemezdim sen neler yapmışsın.” dediğimde “O zamanlar farkında değildim ama şimdi bakıyorum da gerçekten büyük bir adımmış.” dedi. Bu arada ODTÜ’den gelen elemanlarının birinin Bilgisayar ve EE’yi bir yıl uzatarak çift anadalla bitirdiğini, ötekinin (Ankara fen mezunu Matematikçi olanın) uzatmadan Matematik + Bilgisayar götürdüğünü ve 4 yılda toplam 80 ders bitirdiğini söyleyip haklarını vermem gerek. (Ders programımı Çince ve Felsefelerle şişirmeme rağmen ben sadece 56 dersle bitiriyorum okulu, normalde 40. Bu adam hangi ara tuvalete gitti merak konusu.)

Söylemeden geçemeyeceğim, Türkiye’de olduğu gibi burada da kız popülasyonunda kıtlık yaşanıyor, Avrupa falan fark etmiyor. Hatta en çok kız İran’dan. Haydi kızlar doktoraya :P

*

Poster tanıtımı da bitti. Şimdi kampüs gezisi var.

Kampüs uzaktan böyle gözüküyormuş:



Kampüsün o kadar da hiper züpper olduğunu söyleyemeyeceğim, en azından bu ayda. Bilkent daha güzeldi.

- Bir kere Bilkentteki gibi yemyeşil çimler yok zaten ortada pek çim yok. Hocalardan biri “İnsan gücü masraflı olduğu için beton attılar çoğu yere.” demiş. Tek tük çim var onlar da sulanmıyor, bozkır gibi duruyorlar.

- Bilkentteki gibi ufak ve değişik mimaride binalar yok, bir havuz başında Yunan mimarisi keyfi yok. Binalar hepsi futuristik ve yeri göğü kaplıyor. Sürekli alt geçitten geçer gibiyiz. Ama İsviçre peyniri şeklinde tasarlanan kütüphane güzel.

- Kütüphaneden başka da “İşte EPFL’nin kampüsü budur.” diyebilecek bir şey göremedim. İlginç bir özelliği yok gibi.

- Bilkent'e göre en güzel özelliği düz olduğu için bisiklet binilebiliyor.

Karşılaştırırsak Bilkent’in kampüsü gördüğüm tüm kampüsleri döver, bir de bu kadar bayır olmasa. NUS (Singapur)’un kampüsündeki şu “amfi labirentleri” olmasa yani bir girdin mi çıkamadığın üstü kapalı yerler olmasa bir de klimayı köklemeseler Bilkent’i geçer derdim ama kısmet değilmiş (doğası geçer ama). EPFL’nin kampüsü ise Abant İzzet Baysalla kapışır onu yener. Aklıma Aksaray’ın kampüsü geldikçe gülüyorum kusura bakmayın gençler.

Yalnız ilkbaharda burayı tam anlamıyla gezince fikrim değişebilir.

Burası bugün anlattığım etkinliklerin geçtiği mühendislik binası, içinde lablar falan var ama biz giremiyoruz.

 

Sonra bir yere girdik, yine mühendislik öğrencileri için, çalışma alanları var en zeminde ise koltuklar, mutfak televizyon falan var. Akşam 5-6’dan sonra burası parti alanıymış.


 

Birkaç ne binasını olduğunu bilmediğim bina ve rasgele fotoğraf:

(Sürekli alt geçitten geçer gibiyizden kastımı şimdi anlarsınız)





(Haftaiçi olmasına rağmen kampüs sakin gözüküyor.)

Bu da bir şey binası, dağ manzarasına dikkat


Yine bir şeylerin altındayız:


Tur rehberliğini de Türk bir doktora öğrencisi yapıyor bu arada. Arada Türkçe’den kaynaklı hataları fark edince gülümsüyorum. Örneğin “Bir de bana sor.” demek için “Ask me about it.” diyor, halbuki İngilizce’de bu deyim “Tell me about it.” diye geçer (niyeyse)

O meşhur peynir kütüphanesine gelelim. Kuşbakışı böyle bir şeymiş:


Benim gördüğüm:


Bu kısımlar biraz boştu, kendimi yeni ev alıyor gibi hissettim:


Birkaç anlamsız süsleme, peynirin içindeki kurtları temsil ediyor olabilir:


İnekleyenler:




Kütüphanenin içindeki restoran, hocalar için falan olabilir. Ablaya nihao dedim:


Burada da dergi ve çizgi romanlar satılıyor, bu arada güneşi nasıl yakaladım ama, en süper fotoğrafçı benim


Bazıları ilgimizi çekti:



Bunun dışında tur rehberi reis kütüphanede bırak Türkçe’yi İngilizce roman bile olmadığını söyledi. Çünkü burası teknik okul!11!!muş. Mecburen kindle alacağım ben de.

Kampüste çok üst düzey espiriler içeren sarı tabelalar mevcut: (Bu arada arkadaşların pozu müthiş.)


Bu da şamarcı söğüt:


Niyeyse EPFL'yi bitirip UNIL'i gezmeye başladık. Asıl güzel okulu "Burası da bizim" diye kandıracaktınız değil mi çakkallar.

Nereden olduğunu bilmediğim birkaç rasgele çirkin fotoğraf:




 

 


 

Sonra trene binip (metro yok galiba burada, tren genelde kara üzerinde hareket ediyor) otele doğru yol aldık. Otel bize üç günlük bilet sınırsız ulaşım bileti vermişti, o yüzden bilet almadık.

Bu arada vandalizm yine had safhada:


Otelde 5 dakika nefes aldıktan sonra fondü yemek için restorana gitmeye başladık topluca yürüyerek. Daha önce burada staj yapmış olan EE'ci arkadaşım dedi "Normalde Lozan geceleri çok sakindir ve sokaklardaki ışıklar falan hep kapalıdır, sanki bizim için açmışlar ışıkları." dedi. 



Burası Martin Luther King kilisesiymiş, kısaca Kingkilise. Biz arkadaşlar arasında Kinglereli diyoruz.


Restoranda fondü yedik. Fondü, 1892 yılında Rusların Doğu Karadeniz'in bir kısmını ele geçirince buradan sürdüğü Karadenizli uşakların İsviçre'ye göç etmesi ve mıhlamayı da yanında götürmesiyle ortaya çıkan artık İsviçre'ye mal olmuş bir yemek. Turistlere yediriyorlar, kendileri yemiyorlar. İsmi nereden geliyor demeyin oraya bir şey uyduramadım.


Ve evet bunu ekmek banarak yedik :) 

Masadaki arkadaşlarla muhabbet ettik, Türk yoktu bu sefer. Muhabbet de buraya özetini yazdığım şeylerdi. Fransız bir eleman vardı doktorasında dördüncü senedeymiş, ona Fransızcamı konuşturdum, şimendifer, röbdoşambır, şato dö versay, abajur falan oo şakıdım. Yalnız abajuru anlamadı cahil.

*

Otele dönüş çok ilginçti, Lozan bir anda Senegal'in bir ilçesine dönmüştü. Her tarafta siyah ceketli şapkalı zenciler. Pantolonlarında zincirler. Başka insan yoktu. Bize bir şey demediler ama insan yine de ürküyor. (Gerçi düşünüyorum da biz zencileri aklımızda "Amerika'da kavga çıkaran asabi elemanlar." yer ettiği için öyle. Ben de bir hacı sakalı bıraksam onlar da benden korkar :P) Arkadaşın söylediğine göre o stajdayken bayağı pısırık bir İranlı çocuğa "Ot verem mi abey" diye sormuşlar. O da panik halinde "Kaç para?" diye sormuş, sonra "çok pahalıymış." demiş gitmiş. Takip etmemişler.

*

Bugün de böyle, programın içeriğinden bahsetmedim, yarın bahsedeceğim çünkü onlar da bunun konuşmasını sonraki gün yaptılar. Görüşmek üzere.