Doktora Güncesi 3 - Fransızca Zor Mu?

İnternet aleminde eski bir geyik:



Burada adamın "yomoho yomoso"dan you're heart you're my soul'unu anlayabilmesi olayı esrarengiz kılan kısımken, daha az dikkat çeken ama es geçilmemesi gereken bir nokta da aşkı anlatan
ve sekiz tane kelimeden bu cool cümlenin kulağımıza ağız dolduran leş bir şive gibi gelmesi. Yomoho yomoso ne lan?

İngilizce'de karşılaştığımız bu esrarengiz olayın günlük hayata indirgenip normalleştirildiği dile Fransızca denir.

Fransızca'da neredeyse her kelime iki harf yani bir heceden oluşur. Çünkü dünyada hece kalmamıştır.

Örnekler:

Jöve (Je vais) : Gidiyorum.

Jövö. (Je veux) : İstiyorum.



Jebü (J'ai bu) : İçtim

Jevü (J'ai vu) : Gördüm

Bu ne lan?

Geçen mahallenin bakkalına kartpostal almaya gittim. 1.20 frankmış karpostal (bkz: oha). Türkçe'de bir yirmi, İngilizce'de van tventiy. Adam bana diyor a' va' (' işaretini sesi uzatmadan kestiğini göstermek için kullanıyorum.)

A' va' ne la?

İşin komiği yirmi (vingt) şarap (vin) ile eşsesli. Yani adam aslında benden bir şarap istiyor. Bir dahakine elimde 1.20'lik şarapla gidip "a' va'" dediğinde çıkarıp şarabı verip trolleyeceğim. Eved.

Hala bu über dil hakkında bilgi almaktan vazgeçmeyecek kadar kocaman bir çılgınsanız buradaki Fransızca serüvenimi kısa bir özet geçeyim.

*

İsviçre'nin Fransızca konuşulan kısmında yaşıyorum. Fransızca öğrenme zorunluluğum yok ama hobi olsun diye öğreniyorum yine de. (4-6 sene buradayız yahu el insaf, herkes bulamıyor böyle fırsatı.)

Fransızca öğrenmeye başlayalı 5-5.5 ay oldu. İsviçre'ye varmadan iki hafta önce kadar duolingodan çalışmaya başladım. Oryantasyon sırasında on gün her sabah 2.5 saat Fransızca gördükten sonra bir dönem boyunca haftada bir 1.5 saatlik derse girip A1'i bitirdim. Bir tane de A1-A2 seviyesinde okuma kitabı bitirdim. Dönem bittikten sonra bir de (aslında erasmuslar için açılan) yoğunlaştırılmış kursa gittim (Yine 2.5 saat, bu sefer eziyet gibi geldi doğrusu.) Bir dahaki dönem A2 seviyesine başlayacağım.

Fransızca Kolay mı?

Fransızca zor bir dil değil, ama kim için değil?

Diğer latince bazlı diller konuşanlar için: İtalyanlar, İspanyollar, Portekizliler ve Güney Amerikalılar. Adamlar bir şey bilmeseler de benle aynı sınıfta yani aynı seviyede olanlar öyle akıcı konuşuyorlar ki kendimi Fatih Terimle basın toplantısında gibi hissediyorum. Muhtemelen saçmalıyorlar ve bol bol hata yapıyorlar (arada yakaladığım oluyor) ama kafadan örn. İtalyanca-Fransızca doğrudan çeviri yaptıkları için gayet hızlı konuşuyorlar.

Ondan sonra da İngilizce bilen biz Türkler için zor değil. İngiltere tarihine ufak bir göz atarsanız eğer, bu adanın yol geçen hanına döndüğünü görürsünüz. Giren çıkmıyor. İngilizce de geleni yutmuş agar.io gibi. Sonuç: İngilizce ile Fransızca ayrı alt dil ailelerine mezun olsalar da (İngilizce Cermenik bir dildir) İngilizce kelimelerin %30'u Fransızca kökenlidir. Yanında bir de İngilizce kelimelerin %30'unun Latince kökenli olduğu gerçeği de koyulursa ve Fransızca'nın da Latince kökenli olduğu düşünülürse %60 gibi ucubik bir sayı çıkar ortaya.

Örnek kelimeler (fazla yazmaya üşendim)
İng - Fr
arrive - arrive
change - change
consult - consult
dance - danse
success - succés - sükse :P

Türkçe'de yabancı sözcük sayısı yarışında 6500 kelimeyle Arapça liderken 5000 kelimeyle Fransızca ikinci sıradadır. Örnekler: şimendifer, röbdoşambr, televizyon, kuzen, kuaför, tuvalet, antrenman, fötr şapka vs. Dilimize Fransızca'dan geçen kelimeleri (azıcık Fransızca bildikten sonra) saptamak çok kolaydır, saptadığınız bu kelimeleri de Fransızca konuşurken hiçbir değişiklik yapmadan hazır olarak kullanabilirsiniz.

Dolayısıyla İngilizce + Türkçe bilince epey bir kelime bilgisiyle işe başlıyorsunuz. Ha geri kalan kısım bu avantajınızı siliyor süpüyor.

Gramer

Fransızca'nın grameri İngilizce'nin Director's Cut'ı gibi. Her şey aynı ama daha komplike bir hale gelmiş gibi.

Çoğu Hint-Avrupa dilinde bulunan ve aslında hepimizin binlerce yıl önce barbarlar tarafından icat edilmiş bir dili konuştuğumuzun kanıtı olan "Eril-Dişil" kavramıyla karşılaşıyoruz önce. Yani her şeyin cinsiyeti var. Dişi gemi, erkek peynir, sarı gelin vs. Bunlar da le (eril), la (dişi), les (çoğul) artikelleriyle sağlanıyor. Örneğin la television. Artikel kullanmak zorunlu. Bir tane şey için un ve une artikelleri var. Artikeller farklı eklerle birleşince ortaya karışım ekler çıkıyor. a + la = a la iken a + le = au ? Daha türlü türlü zorluklar. Örneğin bir sözcük dişil ya onu niteleyen tüm her şey de dişile çevriliyorç Örneğin un bel homme "yakışıklı bir erkek" iken güzel bir kadın için une belle femme kullanıyorlar. Un -> une, bel -> belle oluyor.

Soru sormak için acayip kalıplar var, Qu'est-ce que.. diye başlayan, What is it that diye İngilizce'ye çevrilebiliyor. Ama mantıkla çeviriyle alışılcak gibi değil. Bunları ezberleyene kadar sorularımı düz cümle + şaşırmış ifade ile sordum. (Buna izin var bu dilde.) Örneğin Saat iki mi? demek yerine Saat ikiii??? demek gibi.

İngilizce'de özneye göre fiil çekimleri oldukça basit. Geniş zaman için I, you, we, they'de farklılık yok, he she it'te ise sonuna bi -s koyuyoruz. Diğer zamanlarda bunlarda yok. Fransızca'da ise her zamirin kendine has çekimi var ve her zamanın kendine has çekimi var. Dolayısıyla ezberleyecek çok fazla çekim var. Director's cut demiştim.

Zamanlarda aşırı radikal bir değişiklik yok. İngilizce'deki iki past bire indirgenmiş, ama yanına geçmiş zamanın hikayesi diyeceğimiz bir "imperfait" tense'i koyulmuş. Bir de dördüncü şartlı zaman için ekstra bir zaman var, yani keşke anlamı veren cümlelerde değişik bir zaman ve o zamanın çekimleri var. Belki ileride ekstra başka zamanlar da çıkar, şu an bilmiyorum. Ama şu ana kadar, ezberlenecek ekstra çekimler dışında, zaman konusunda karışık bir mevzuya rastlamadım.

Bazı kurallar ise aynı ama sözcüklerin yerleri İngilizce'ye göre değişik. Örneğin "He tells me" Fransızca'da "Il (he) me (me) dit (tells) ? Bu tip yer değişimlerinin olduğu başka durumlar da var.

Özet olarak malesef gramerde sadece İngilizce bilgisi de kurtarmıyor. İngilizce'den fazlasını bilmek gerekiyor. Aynı zamanda kafadan direkt İngilizce'den çeviri yapınca yukarıdaki gibi yer değişikliklerini hesaba katmak gerekiyor. Ama en büyük sıkıntı İngilizce bilgim ile Fransızca bilgim arasındaki dengesizlik. Aynı Cem Yılmaz'ın bahsettiği gibi "Salatayı ortaya karışık yap." cümlesini İngilizce'de söylemediğimiz gibi kafadan önce cümleyi İngilizce kurup sonra Fransızca'ya çevirmeye kalkınca İngilizce cümle çok kompleks gelebiliyor ve kısa zamanda çeviri mümkün olmuyor, mecburen hemen söylemek istediğim şeyi söylemenin daha basit yolunu düşünmem gerekiyor. Tabii en doğrusu araya başka bir dil karıştırmadan elde olan Fransızca bilgisiyle cümle konuşmaya çalışmak. Ama eldeki Fransızca bilgisi çok kıt olunca ve olan Fransızca'yı da geliştirmek için yine Fransızca konuşmam gerekince pis bir döngüye giriyoruz. Dolayısıyla kafadan İngilizce-Fransızca çeviri yapmak gibi hilelere başvurmak durumunda kalıyoruz illa.

Dinleme & Anlama(ma)

Fransızca neden kulağa hoş gelen, "seksi" bir dildir? Fransızca'da çok pis ulama vardır. Ulama neydi? (ulama emekti) İki ardışık kelimeden birinci kelime ünsüzle bitiyor ikinci kelime ünlüyle başlıyorsa orada ulama olur, iki kelime duraklama olmadan tekerleme gibi okunabilir. Örneğin "Yazarım azimle." (???) Heh işte Fransızca'da bu hep vardır. Yoksa bile kendileri araya z, t falan yapıştırarak üretirler veya ünlüleri kırparlar.

Örnek:
Cümle: (kelimeler kendi başına olunca):
Ce est le anniversaire de un garçon qui ne sait pas ecouter.

Cümlenin bu haliyle okunuşu:
Se e lö aniverse dö a' garso(n) ki ne se pa ekute

Orijinal cümle:
C'est l'anniversaire d'un garçon qui ne sait pas écouter.

Doğru okunuş:
Se laniverse da garso(n) ki ne se pa zekute.

Tabii siz Türkçe'deki alıştığınız gibi tane tane okuyunca yavaş oldu. (O yüzden bizim Türk dizileri bu kadar uzun sürüyor zaten ya.) Doğru okunuş:
https://translate.google.com/#en/fr/This%20is%20the%20birthday%20of%20a%20boy%20who%20does%20not%20know%20to%20listen.

Tabii sizin için yavaşlayıp tane tane konuşmuyorlar bazı densizler. Yardırıyorlar. Anlamazsanız İngilizce'ye geçiyorlar, o da olmazsa siz tarzancaya geçiyorsunuz.

Bir de bu harf atlama olayını abarttıkları oluyor. Je suis diye yazılan ve jözwi diye okunan "Ben..." kalıbını şarkılarda sık sık "şü" diye okunurken duyabilirsiniz. Güle güle "au revoir" yani oğevuağ" imiş, Fransızlar öyle diyor, ama burada hiç bu kelimeyi bu şekilde duymadım. Herkes "oğva" diyor. Daha nice gariplikler. Fransızca "ekonomik dil" diyorlar ama ben ekşi sözlükteki benzetmeyi dava çok sevdim. "Devlet dairesi gibi dil, harflerin bir iki tanesi çalışıyor gerisi soliteğ oynuyor.

Peki bu zorluklar varken nasıl insanlarla konuşup anlaşabiliyorum ben? Şöyle ki bir cümleyi duyduktan sonra tamamını düşünüp anlamam vakit alıyor, ki anlamama ihtimalim de var, tabii ablalar benim jeton düşene kadar yardırmış İstiklal marşına geçmiş oluyor. Bu durumda yapılacak şey belli; cümledeki anahtar kelimeleri yakalayıp hikayeyi kafada yeni baştan oluşturmak. (İngilizce dinleme konusunda da önerilen bir teknik bu.) Örneğin bugün bir şey için kart çıkarmam gerekti, görevli kadın yardırıyor, "Il faut" ("One needs to", "Gereken şu ki") "bıdıvıdıvıdı ici" (parmağıyla dışarıyı gösteriyor.) Bıdıvıdıyı anlamayıp ben de elimle dışarıyı gösteriyorum "A l'exterieur?" diyorum evet diyor. (kaşla göz arasında Türkçe'yi söktü zaar) Yani dışarıya gitmem lazım orada bir şeyler olacak (beş dakika sonra dışarıya stant kuracaklarmış meğerse) böyle böyle anlaşıyorum elimden geldiğince.

Konuşmak

Ben Fransızca anlamıyorum, ama konuşabiliyorum ya.

Yukarıda bahsettiğim gibi ben Fransızca'yı İngilizce'den öğrendiğim için, ayrıca İngilizce'nin grameri Fransızca'yla Türkçe'den daha iyi eşleştiği için kafamda cümlenin İngilizce'sini kurup oradan Fransızca'ya çeviriyorum. İngilizce'nin mantıksız kaçtığı yerlerde Türkçe'yi kullandığım da oluyor. (Şimdi örnek aklıma gelmedi.) Yalnız İngilizce öğrenirken hatta Çince öğrenirken kafamda önce Türkçe cümle kurmuyordum (çok kompleks cümleler kurmadıkça) şimdi hile yapıyorum, bakalım ileride başıma bir iş açacak mı bu olay.

Ulamalar zorlayacak diye düşünmüştüm baştan ama pek öyle değilmiş. Z'lerimi koya koya okuyorum her şeyi. Gayet eğlenceli.

Yalnız doğru telaffuz etmek o kadar kolay değil, en azından başlangıçta. On altı tane farklı sesli harf sesi varmış Fransızca'da. Ne demek bu? Yani Fransızca yazıldığı gibi okunsaydı on altı tane sesli harfleri olurdu demek. Bana sadece sekiz tane farklı ses varmış gibi geliyor. Gerisini ıkına ıkına telaffuz ediyorum.

Dinleme kısmında anlattığım olaylardan dolayı insanlarla konuşup pratik yapmam çok zor. Birkaç kere yurdumdaki kattaki arkadaşın arkadaşlarıyla muhabbet ettiğim oldu ama müzik öğrencileri oldukları için sürekli göremiyorum onları. Onlardan başka pratik yapacak fazla insan yok etrafta, doktoracıların çok azı ders alıyor. "Grameri ve sözcük bilgisini iyice oturtup öyle pratik yapayım." diyorum kendime kendime. Ama bunları oturtmak için de pratik yapmak gerekiyor. Zor iş ne yapalım.


Fransızca'daki En Garip Olay

Fransızca'daki en garip olay bence sayılar. 97 "quatre-vingt-dix-sept" diye okunuyor, bu da "dört tane yirmi, on, yedi." demek. Hayda.

Muhabbet Hep İngilizce Üzerinden Geçti. İngilizce Bilmeden Türkçe Üzerinden Fransızca Öğrenenler İçin Bir Şey Yazmayacak mısın?

Hayır yazmayacağım. Eğer Fransa'daki kayınvalidenizin yanında işe başlamayacaksanız İngilizce bilmeden Fransızca öğrenmek, şüphesiz ki çok saçmadır. Dünya dili İngilizce'dir ve Fransızca'dan da kat kat kolaydır. Her konuda en çok kaynak her zaman İngilizce bulunur. Amerika süper güç olduğu gibi kültürel süper güç de İngilizce'dir. Yalnız bir gün ekonomik ve askeri güç Çin'e vs. kaysa bile kültürel süper güç uzun bir süre İngilizce'de olacaktır tıpkı eskiden askeri seviyede Fransa'nın ahı gitmiş vahı kalmışken Fransızca'nın Avrupa'da en geçerli dil olması, Osmanlı devlet adamlarının birinci yabancı dilinin Fransızca olması gibi.

Fransızca Şarkılar:

Fransızca şarkı dinliyorum ve hatta öğrenip söylemeye çalışıyorum, özellikle bu harf yutma olaylarını anlamakta işe yarıyor. Favori şarkıcılarım: Zaz, Stromae, Riff Cohen, Pomme, Alizee (Youtube'taki coverları harika), Therion (Sadece Les Fleurs du Mal Fransızca ama çok süper)

Bu da hazırladığım bir Spotify playlisti, takibe takip:
https://open.spotify.com/user/11126283228/playlist/1K2a05iJveCtM5ErkTwFUg?si=0KSLdqAWS0GEwB2_Ero4sw

(Şu an şarkıcı çeşitliliği az ama olsun.)

*

Fransızca ile ilgili aklıma gelenler kısaca bunlar. Anlaşılmayan bir yer varsa yorum bırakmayı ihmal etmeyin!

Doktora Güncesi 2 - Cicim Ayları



İsviçre'de sosyal ve ekonomik hayat nasıl, üniversitede neyin araştırmasını yapıyorum anlatmadan giriş niteliğinde bir yazıyla ilk ayda neler olur bittiğini anlatayım dedim.

Özetle: Lozan'a varış, oryantasyon günleri, labı buluşum, biraz da sosyal ve ekonomik hayat.

Lozan'a varış (bir türlü varamayış)

Lozan'a gelebilmek oldukça sancılı oldu. Kontratımın başladığı, dolayısıyla Lozan'da bulunmam gereken gün 4 eylüldü ve bu kurban bayramına denk geliyordu. Yazın Doğu Avrupa gezisinde olduğum için bir de bunun biletiyle uğraşmamıştım. Geldiğimde ise Türkiye'den biletlerin 1500 lira civarında olduğunu gördüm. (Yuh) 

O kadar uzun süre başıma bir şey gelmeden gezebildiğim için artık kendimi korkusuz cengaver bir görüp farklı şehirlerden İsviçre'nin yakınlarında bir şehire bilet bakmaya bakmaya başladım. İlginçtir en uygunu Romanya'ya trenle gidip sonra oradan uçağa atlayıp İstanbul aktarmalı İsviçre'ye gitmekti ve İstanbul'dan uçmanın yarı fiyatına denk geliyordu. (Romanya'dan binmezseniz aktarma bileti yanıyor, ciddi ciddi Romanya'ya gidecektim.) Ondan daha iyi güneydoğu Sırbistan'dan (Niş) çok ucuz bilet vardı 540 liraya. Ciddi ciddi bunu alacaktım (sonradan öğrendim ki Belgrad-Niş arası 4 saatmiş ve Sırplar bu süreyi çok uzun buluyor.) en sonunda İstanbul'dan THY ile Milan'a ucuz bilet buldum 700 liraya. Milan'a aldım bileti.

Milan'da iki yarım gün gezdim. O da yetti zaten. Gezinin en komik olayı yirmi dakikalığına beraber gezip muhabbet ettiğim iki Alamancı Türk'ün "buralarda eğlenecek bir yer var mı?" ayağına şehirde çevirdiği yabancılarla (tabii kızlarla) muhabbet kurmaya çalışması, iş çıkmayınca içlerinden birinin öndeki iki türbanlı kadını gösterip "Al bunlara sor bunlar bilir" diye öbürüne patlaması, kadınların dönüp "Ne diyorsunuz evladım?" demesi, öbür elemanın "Teyze Türkiye maçını izleyecek yer arıyoruz da." diye kıvırması.

Eheh neyse bunu da gezi yazısına döndürmeyeyim. Yine de Senegalli bileklik satıcısı abilere selam.

Ertesi gün iki saat rötar yapan flixbusla akşama doğru Lozan'a vardım.

Oryantasyon

EPFL'nin doktora öğrencilerine gösterdiği ilgi muazzam, özellikle yeni gelenlere :P Her sabah hızlandırılmış Fransızca dersimiz var 9-11:30 arası. Lozan'da Fransızca konuşulduğu için Fransızca öğreniyoruz el mahkum.



Hoca çok tatlı biri. Kendisi Belçikalı, arada Fransızlarla İsviçrelileri karşılaştırıyor, kültürel olarak çok farklılar diyor. Kendisinden öğrendiğim ve tecrübeyle desteklediğim en önemli bilgi Fransız peynirlerinin leş gibi kokması. Değişik peynirleri denerken almış bulundum, buzdolabım leş gibi koktu. Ama akıllanmayıp daha kötüsünü yaptım, boşuna poşet israfı olmasın diye peyniri çantama koydum, eve gelene kadar erimiş, tüm çantam leş gibi Fransız peyniri kokuyor şimdi. Öf.

Gıda isimlerini öğrenirken yaşadığım kültür şoku:



(Evet meyve sebzelerin arasında canlı kurbağa keyf)

Dersten sonra serbest zaman, sonra da araştırma seminerleri. Tabii bunlar seminer değil, hocalar geliyor lablarını tanıtıyorum, şu kadar öğrenci alacağım gelecekseniz mail atın diyor.



Benim labına başvurduğum hoca:



Kendisi "Computational Education" (Bilgisayar Destekli Eğitim) çalışıyor ve David Duchovny'e benziyor.

Seminerlerden sonra da etkinlikler var. İlk gün fakültenin teras katında mangal partisi (etin kilosunun kırk dolar/frank (aynı şey) olduğu yerde kıtlıktan çıkar gibi yedim), üçüncü gün Great Escape denilen ve aynı adı gibi içerisinde adım atacak yer olmadığından içinden kaçtığımız barda beleş içki ve muhabbet.

Beşinci gün bir vadide rehberli hiking, La Sarraz diye bir köyü ziyaret, tarihi binaları gezi vs. Sonra da bol peynir, salam, çikolata ve şaraplı piknik. İleride öğreneceğim ki İsviçre'de her kokteyl (kokteyllere apero deniyor) mutlaka bunları içeriyor, yanına da artık kokteyli hangi ülkenin vatandaşı veriyorsa onun seçtiği yemekler oluyor. Ama özellikle peynir ve şarabın olmadığı bir kokteyl düşünülemez burada.

Birkaç resim:









Bir kere de arkadaşlarla toplaşıp "yemek festivali"ne gittik. Aman ne festival ama, ortada insan yok :D O gün bir de diskoya gittik, giriş beleşti ama hayatımdaki en kötü disko deneyimimdi. Dans eden yok, insanlar telefonuyla falan oynuyor, içeridekilerin yarısı yaşlı/orta yaşlı, para bol olunca tabii. Fazla dans etmeden çıktık, zaten aramızda dans gurusu yoktu.

Bir kaç tane de tüm doktoraları kapsayan etkinlik oldu, başka doktoralarla tanıştık. Sevgili arıyorsanız tamam da onun dışında diğer doktoralarla "Hadi bedava abur cuburları yiyerek muhabbet edelim." fikri bana çok cezbedici gelmiyor pek. Tüm doktoraların olduğu bir Bern gezisi vardı, o güzeldi.




Lab Seçimi

Geldik en zorlu kısma.

Ben okullara başvururken her okulda çalışabileceğim 2-3 tane lab olmasına dikkat ettim. Tabii burada da vardı, üç tane.

Lablardan birindeki hocayla kabul aldıktan sonra tanıtım günlerinde konuşmuştum, tutumu çok kabaydı. Zaten beni kabul etmeye de gönüllü değildi.

Başka bir tanesine yazın başvurmuştum, "Kusura bakma zaten yeterince öğrenci aldım, bir de koca bir sınıfla eğleneceğim, sana vakit ayıramam." diye cevap aldım hocadan. (Sonradan öğrendim ki ben de sonra başvuran bi elemanı almış. Benim C.V.'yi beğenmedi herhalde)

Geriye sadece tek bir lab kaldı. Hem Marttaki tanıtım günlerinde hem de şimdi neredeyse herkesle konuştuğum için anladım ki bu hocaya başka talep yok. O zaman meydan bana kaldı diyip lab tanıtımlarına gitmeyi bıraktım. İki haftanın sonunda Fransızca'yı da kırıp hocayla buluşmaya gittim.

Hocanın labı kütüphaneye kurulmuş. (Kütüphanenin peynir şeklinde tasarlandığını düşünürsek "Nerede çalışıyorsun?" "Peynirde" espirilerini istediğim kadar yapabilirim.)  Büyük bir lab, içeride en az bir on kişi falan cümbür cemaat çalışıyor.

Hocayla bir masaya geçip konuşmaya başladık.

Birinci: neredeyse herkesle konuşmuşum, konuşmadığım belki de tek kişi olan ve kimseyle konuşmayan Singapurlu kız benim pozisyonumu kapmış.

İkincisi, bir başka pozisyon açılmış, fakat hoca "Bu pozisyonun açık kalıp kalmayacağı belli değil, adamlar bana "Bunu yapamazsın." diyor, ben de "Bir denerim, araştırma demek denemek demek" diyor. Anlaşıldı şu an bu projeye başlama şansım yok. Başka projeler var ama hepsi robotik projesi. Benim de robotikten çaktığım yok.

Hoca "Seni Türklerle tanıştırayım sana labı gezdirsinler." dedi. Tanıştım. Çok iyi insanlar. Yalnız beni görünce şaşırdılar. Hoca, niyeyse, soyadımı ismim zannettim, "Elmas gelecek laba" demiş herkese. Türklerden biri de "Elmas Karadeniz yöresine özgü bir kız ismidir." demiş. Bütün labta Elmas isimli kız gelecek diye gereksiz bir heyecan olmuş. Ahahaha.

Bana labı gezdiren ağabey 4. senesindeymiş ve bu sene (biraz erken) mezun oluyormuş. Galatasaray lisesinden mezunmuş, Boğaziçi EE'de robot takımında görevler almış, şu anda da işi robotlar. Haritanın üzerinde robotlarla oynanan oyunlar geliştiriyormuş. Labtaki diğer Türk de burada önce staja başlamış çünkü pozisyon yokmuş, pozisyon olunca da hoca onu işe almış. Biraz muhabbetten sonra ayrıldık.

Dedim eyvah, geriye kalmadı. Arkadaşlarıma şakayla karışık "Ben labım belli diye seminerlere gelmiyordum, şimdi geleyim dedim." diyip son gün verilen iki seminere katıldım.

Kısmet mi dersin, kader mi dersin, mucize mi dersin, hızır mı dersin, tam o gün daha önce adını sanını duymadığım bir hoca adını sanını bilmediğim bir labın tanıtımını yaptı. Projeler de ne, hepsi data science (veri analizi) projeleri, yani tam aradığım şeyler. Adamın sitesine baktım, 2000'den kalma, adam siteyi güncellemekle uğraşmadığı için yeni projeler yok, eskiden uğraştığı güvenlik, gizlilik projeleri falan var. Dedim oh buldum labı. Herkes labını bulduğundan da başka rakip de yok, yine de elimi çabuk tutup hemen mail attım. Dedim özetle "Temel makine öğrenmesi, doğal dil işleme, bilgi tarama ve web programlama bilgisine sahibim." Cevap attı "Tam senin özellikle uygun ve bence ilginç olan bir proje var onu sana önerebilirim." Gittim görüştüm. Anlaştık.

Konu harbiden enteresan: hoca bana tweet verisi verecek, ben de o veriden kullanıcıların Trump politikalarından memnun mu değil mi olup olmadığına bakacağım.

Hocayla yaptığım projeyi daha detaylı olarak sonra anlatacağım.

Dersler

Doktorada (daha önce yazdığım gibi) sembolik birkaç ders almak gerekiyor sadece, bir tane "uzmanlık" dersini de 5/6 yani A/A- gibi bir notla geçmek gerekiyor. Ben veri analizi çalıştığım için Machine learning dersi aldım. Tek dersim bu. Dersin kotası yoktu, 400 kişi almış dersi. Oha.

Bu ne arkadaş?



Ders sayılmaz ama, isterseniz bedava dil derslerine kaydolabiliyorsunuz. Ben Fransızca dersine kaydoldum. Çok iyiydi.

Ortam ve Sosyal Hayat

EPFL'de doktora ortamı Amerika'dan çok daha iyi çünkü çeşitlilik var. Amerika'da labları geziyorum, hep Çinli, Hintli ve Amerikalı, araya serpiştirilmiş Türkler ve İranlılar. EPFL'de yedi kişiyle Türkler olarak çoğunluktayız. Hatta Sırp bir arkadaşım var dalga geçiyor "Ben Fransızca yerine Türkçe öğreneceğim, buradaki en popüler ikinci dil." diye. 5-6 Çintli Hintli, 3'er Sırp ve İtalyan, 4-5 İranlı, 2'şer Macar, Romen ve Lübnanlı, 1'er Polonyalı, Belçikalı, Fransız, Mısırlı, Yunanlı, Singapurlu, İngiliz, Rus, Brezilyalı ve Kolombiyalı (WTF) var. 1'i İran asıllı olmak üzere iki İsviçreli var, diğer eleman da Zürih'ten gelmiş. Yani Fransızca konuşan İsviçreli biri yok aramızda, buranın yerlisi yok. Merak edenlere: kız sayısı 10 falan.

Cumaları (daha doğrusu cicim ayları içindeki cumalar) okulun barında veya şehirde buluşup muhabbet ediyoruz. Whatsapp grubumuz var orada muhabbet edip paylaşımlar yapıyoruz veya buluşmalar düzenliyoruz. Arada saçma sapan hayvan muhabbetleri yapınca grubu trollüyorum, grubun ismini filan değiştiriyorum. Şu ana kadar koyduğum isimler: "Spider Mafia" (eleman odasında örümcek görmüş, resmini çekip atmış), "Turtle Mafia" (eleman uçaktaymış, önündeki kadının çantasında kaplumbağa varmış), "Fox Mafia" (arkadaş şehirde gördüğü bir tilkinin fotoğrafını başka bir grupta paylaştı, dedim bunu phd grubuna at da tilki geyiği yapalım), "Emoji mafia" (bunu başkası yaptı) ve son olarak "Cat Mafia". Ne pis geyiğiniz varmış birader.

İsviçre'de dağlar arasında yaşadığımız için Club montagne isimli öğrenci kulübü oldukça aktif. Mail listesine kaydoldum, sürekli mail geliyor, her hafta hiking'e gidenler var. Ben henüz gitmedim, havalar ısınınca gideceğim.

Dönem başlar başlamaz Ultimate Frisbee'ye başladım, doktoradan bir arkadaşımı da tavladım, haftada bir gidiyoruz. Malesef haftada sadece bir antrenman var.



Bilkent'ten bir arkadaşım da mastıra başladı, onun da mastır grubu var, hepsi Türk :D Arada onlarla takılıyorum, çok iyi insanlar.

Bir de benim milleti toplayıp Çiğ Köfteciye götürme aktivitem var. Yabancıları çiğköfte bağımlısı yaptım :3

Burada yazdıklarımı sonra detaylı anlatacağım. Şimdilik bu kadar.

Yaşadığım Yer

Tek odada yaşıyorum, Bilkent'te bir sürü saçma sapan tiple üç buçuk sene aynı odada kalmak zorunda olduktan sonra çok iyi geldi. Bir odaya vergilerle 800 frank ödüyorum, bu da şu an 3200 tl (frankla dolar neredeyse aynı bu arada) yani çok para. Kampüs içinde 600-700 franka odalar var ama doktora öğrencilerine vermiyorlar. (Gerçi ben başladıktan 3-4 ay sonra yeni yer açıldı yani istersem geçebilirim.)

6 katlı bir binadayım, her katta 7 oda, bir banyo, bir tuvalet, bir banyo+tuvalet ve bir de mutfak var. Katta ilginç bir nizam var, birinci kat Erasmus katı mesela, her taraf pislik içinde, benim olduğum kat ise karışık. Bir Alman Erasmus öğrencisi, bir İtalyan kemanist, bir ben, dört tane de lisans öğrencisi (bir Faslı, bir İspanyol iki tane de İsviçreli) var. Son dördü pek konuşkan değil. Özellikle İsviçreliler sadece yatmaya geliyor. İtalyan kemanistle çok iyi arkadaş olduk. Alman kız da bir garipti ama onla da iyi anlaşıyoruz artık.


Yurt (Soldaki):



Odanın harika manzarası:



Yaşadığım yer konum olarak kalınabilecek en iyi yer olabilir, gerçekten buraya alındığım için şanslıyım. Metro durağı hemen karşımda, metroyla okul 7 dakika, şehir merkezi 5 dakika. Hemen yurdun karşısında dönerci var, 9 franka süper doyuruyor. 9 franka şaşırmayın burası için oldukça ucuz. Türk marketi yürüyerek 10 dakika uzaklıkta. Çiğ köfteci de yürüyerek 15 dakika uzaklıkta. Yine hemen yurdun karşısında Coop marketi var, beş dakika yürüme mesafesinde de Aldi ve Migros isimli daha ucuz marketler var. Coop'ta Türk malları var, ayranımı oradan temin ediyorum.



Şehir merkezine yürüyerek gidip gelmek mümkün, gece partiden çıkıp yürünebilir. Okula ise pek değil. Bisikletle denemedim, ama çocukken kullandığımız scooterlardan aldım, onunla yarım saatte gittim birkaç kere. Ama dönüş bayır olduğu için sıkıntılı.

Benim mercedes:



Şehir

Şehirde pek bir şey yok, ama 133 binlik nüfusu olan bir şehir için oldukça hareketli, her haftasonu güzel etkinlikler var. Aynı nüfusa sahip Bolu'da iki hafta geçirdim, bir tane İstiklal caddesi havası verilmiş bir sokakta bardakta mısır yiyorsunuz, başka bir şey yok.

Detaylı bir şehir incelemesini sonra yazarım.

Ekonomik Hayat:

İlk ay babamdan tırtıkladığım paralarla yetinmek zorunda kaldığım için tam bir fakir hayatı yaşadım. 3 franklık plastik gibi mozarella yiyorum falan. Iyyk. Burada staj yapmakta olan ve şimdi ülkesine dönen Bulgaristanlı eleman bayağı bir şey bıraktı da onlarla idare ettim ilk ay.

Maaşı aldıktan sonra koy.. poşete (?)

İsviçre pahalı bir yer, dünyanın en pahalı yerlerinden biri. Lozan İsviçre ortalamasından da pahalı.

Ama neler pahalı? (1 frank 4 lira)
- Kiralar (800 frank ödüyorum, bu ortalama bir fiyat)
- Ulaşım (Tek yön bilet 3.7 frank, oha, ama aylık bilet 52 frank, indirimle 44 frank bu iyi.)
- Her türlü et (Kırmızı et 40 frank (oha), tavuk göğsü ucuz marketlerde 10 frank. Ben 13 franka donmuş İnegöl köfte alıp onu yiyorum genelde.)
- İçine insan gücü giren her şey. Yani dışarıda yemek çok pahalı.
- Trenler. Zürih'e gitmek 80 frank!! Ama %50 indirimimiz var. Bir de bir bilet var, alıyorsun akşam yediden sonra trenler beleş oluyor. Parası çıkıyor yani.

Onun dışında yeme içme pahalı filan değil. Ben anasının gözü gibi yiyorum. Sanırım 500 frank falan harcıyorum. Sigorta ve vergileri çıkarınca elime 3000 frank gibi bir para geçiyor. Her ay 1500 frank kenara atabiliyorum.

Kampüs içinde 12.5 franka doyurucu bir yemek (100-150 gram et, pilav/makarna, sebze, salata ve çorba) yemek mümkün. Fakat bunun yarı fiyatına çok daha lezzetli ve sağlıklı yemekler pişirebildiğim için yemekleri kendim hazırlıyorum. Ayrıca günde iki öğün yiyorum, klasik zengin Türk kahvaltısı + doyurucu bir akşam yemeği bana yetiyor. Singapur'dayken kenara para koymak için böyle yapıyordum, burada daha çok zaman kaybını azaltmak için yapıyorum.

*

Şimdilik bu kadar, buradaki her başlıktan ayrı ayrı uzun yazılar çıkar o yüzden kısa kestim. Bir dahaki yazıda görüşmek üzere.








Doktora Güncesi 1 - Giriş: EPFL'de Doktora Sistemi



Merhaba arkadaşlar!

Kimseyi merakta bırakmamak için burada ne oluyor ne bitiyor biraz yazayım dedim. Daha sonra ayrıntılı bir yazı dizisiyle devam edeceğim.

Neden şimdi yazıyorum ve iki aydır neredeyim? Burada garip bir sistem var (şimdi anlatacağım) bu sistem gereği kafama göre istediğim zaman ders alabiliyorum ve tüm doktora hayatımı 3-4 dersle geçiştirebiliyorum. Fakat derslerden biri uzmanlık alanım olmak zorunda ve yüksek notla geçmem gerekiyor. Dolayısıyla son 1-1.5 aydır yeme-içme-ders şeklinde bir hayatım var. Tabii aynı sistemin gereği olarak da labta çalışıyorum ve maaş alıyorum. Yumurta kapıya gelmeye başladığında da çalışma yoğunluğum arttı. Bu yüzden ortalarda yokum epeydir.

Bugün dönem projesi sunumumu yaptım ve üstümden büyük bir yük kalktı. Bir hafta sonra da raporu teslim edeceğim. Sonra ver elini Türkiye.

Ben kimim, ne yapıyorum, amacım ne?

Blogu daha önce takip etmemiş olanlar için özet: 2013'te YGS/LYS öğrencilerine rehberlik için bu siteyi açtım. Bilkent bilgisayar mühendisliğini kazandım. Sonra blogu kişisel bloga çevirip diğer tecrübelerimi (staj, araştırma programı, öğrenci değişim programı, üniversite tecrübelerim vs.) aktardım.

En sonunda da hayalim olan doktora programına girdim (diğer birçok yerden red alsam da) ve şimdi İsviçre Lozan'da doktora yapmaktayım. Bir yandan okulda derslere giriyorum ama asıl işim araştırma yapıp makaleler yayınlayıp hocama (patrona) ve üniversiteye (büyük patrona) ve tabii İsviçre devletine (en büyük patrona :D) prestij kazandırmak. Tabii kafama göre araştırma yapamıyorum (yapabilirim de ama yan proje olur), hoca bir proje konusunda bir şirketle vs. anlaşıyor ve bütçe alıyor, sonra öğrencilerine/çalışanlarına bunu sen yap diyor. Dolayısıyla maaş da oradan geliyor. Ama yaptığın şey ve bunu nasıl yaptığın konusunda özgürsün. (Zaten araştırmanın olayı da bu.) Ve özgür olduğun yerde yaratıcı olman da gerekir. İnanın bu daha zor bir iş, çünkü kişinin kendisine çok iş düşüyor :)

EPFL'de doktora yapmanın avantajı ne? Neden İsviçre / EPFL?

Yok öyle İsviçre medeniyetin beşiği, en güzel çikolatalar burada bilmmne gevelemelerine girmeden burada doktoranın en önemli avantajlarını hemen söyleyeyim:

1- Para! (Para! Para!)
2- Lisanstan mezun olduğun gibi yüksek lisansı atlayıp doktoraya başlayabilmek. (Daha erken para!)

Peki neden bu avantajlar var? Gerçek olamayacak kadar iyi değil mi?

İsviçre çuvalla parası olan ama bilgisayar mühendisliği konusunda üniversitelerinin marka değerinin bir "Stanford, MIT, Caltech" seviyesinde olmadığı bir ülke. Tabii marka en önemli şey değil ama yine de kim bu seviyeye gelmek istemez ki? Para var mı? Var. Ortam var mı? Burası Singapur, Çin, Suudi Arabistan gibi batının ilmini almış (daha doğrusu kopyala yapıştır yapmış) bir yer değil, Avrupa'nın ortasında bir ülke. (İkisinin farkı hoca-öğrenci ilişkilerinde çok iyi anlaşılıyor ama daha sonra özetleyeceğim.) E ne duruyorsun? Helv- pardon bilim yapsana!.. (çok üst düzey bir espiri)

Fakat para öğrencileri çekmek için tek parametre değil. Parayı basıp iyi hocaları getirebilirsin, ben sizin araştırma yapmanız için tüm olanakları sağlayacağım dersin. Kendini kanıtlamış bir hocanın canına minnet, neden "Olmaz Stanford'da çalışacağım ben!.." diye inat etsin ki, Stanford bu adama daha fazla bir şey katamayacakken. Eto'o'nun Antalyaspor'a gitmesi gibi düşünün.

Hocalara yardım edecek ve aynı zamanda okulun "mezunlarımız" diye gurur duyabileceği parlak öğrenciler lazım. Ama sen bu öğrencileri kapamıyorsun çünkü hepsinin kafasında bir "Amerika, macera, herkeste kot pantelon" imajı var. Objektif düşünseler bile biliyorlar ki okulun prestiji -hocaların aksine- öğrencilere çok şey katıyor. Ayrıca ülkedeki insanlarının anadilinin İngilizce olmaması da önemli bir dezavantaj. Dolayısıyla öğrencilerin akıllarını çelmek lazım.

İsviçre gibi zengin bir memleket için çözüm belli, öğrencileri paraya boğmak! Amerika'daki okullar bölgedeki "cost of living" yani yaşayabilmek için minimum masrafı hesaplar, tam da onu verir. Örneğin diğer kabul aldığım Northeastern University Boston'daydı, numbeoya göre Boston'da yaşama masrafı (kira içinde değil) 1000$. Kiralar 800-900$. Northeastern 2600$ ödüyordu ama vergilerden sonra 1800-2000$'e düşüyormuş (ne kadar düşüyor emin değilim) Dolayısıyla her kapı yaşama masrafına çıkıyor. Bu neredeyse her iyi Amerikan üniversitesi için böyle. Neden? Çünkü zaten aday çok, adamlar niye fazla para ödeyerek doktoraya para için gelecek kişileri de çeksinler ki?

Öte yandan İsviçre Manchester City'nin Araplar tarafından satın alındığındaki hali gibi. Dünyanın en süper ligindesin ama prestijden kaybedip futbolcu çekemiyorsun. Tabii parayı basıp getireceksin artık ne yapacaksın?

Fakat malesef bu yeterli değil, çünkü dediğim gibi öğrenciler için prestij gerek. Bu konuda güzel bir taktik geliştirmişler.

Şimdi şöyle bir şey var:

Amerikan üniversiteleri sistemleri gereği lisanstan gelen henüz yüksek lisans yapmamış öğrencileri doktoraya kabul edebiliyor. Doktora yapmak istiyor çocuk, yüksek lisansla iki senesini niye kaybetsin ki? Fakat böyle bir imkan var diye üniversiteler bu prensipi uyguluyor diye bir şey yok, aynı benim durumumda olduğu gibi mütemadiyen avucumuz yalıyoruz. Neden? E ben alımlardan sorumlu kişiysem kendini kanıtlayıp bir şeyler yapmış adamları alırım. İyi mastır tezi yazmış adamları alırım. Lisans öğrencisinin tezi bile yok, çocuk bir makale falan basmadıysa sadece not ortalamasına bakarak niye alayım onu?

En önemli nokta da, üniversiteler yüksek lisansız direkt doktoraya alınan öğrencilere (niye bilmiyorum) önce yüksek lisans aldırıyor sonra doktoraya başlatıyor. Doktora düşük maaşlı iş, bir nevi kölelik, ama her zaman tam burslu. Yüksek lisans ise okulun - ücreti karşılığında - verdiği bir hizmet. Ücretler genelde epey yüksek. Dolayısıyla doktora demek bazı yeni mezun lisans öğrencileri için bedava mastır demek. E sen profesörsün, 2 yıl öğrenciyi eğitiyorsun bir yandan para verip yatırım yapıyorsun ki sonra 3-4 sene yanında çalış meyvesini versin. Bıdık bacak kadar boyuyla iki sene sonra mastırı alıp hadi bana eyvallah diyor? Niye alasın bunu?

Bu çarpık sistemi EPFL kendi lehine çevirmeyi çok güzel bilmiş. Yüksek lisansı ortalama başarıyla geçmiş adamlar yerine lisansta bildiği üniversitelerden (Bilkent) iyi not ortalamasıyla mezun olmuş ama kendini kanıtlamaya henüz imkanı olmamış, muhtemelen mastır yaptıktan sonra Amerika'sına gitmeyi hedefleyen öğrencileri yakalayıp alımı basıyor.

Peki okulu sömürüp iki yıl sonra mastırı alıp kaçacakları ne yapacağız? EPFL bunu da düşünmüş. Yüksek lisans vermiyor adamlar, yüksek lisanstaki gibi sıkı bir müfredat da yok. Buraya geldin, doktorayı alacaksın arkadaş bitti.

"Niye azimliyazar University of California San Diego gibi orta sıralarda gözüken bir üniversiteden red yedi de EPFL'den kolayca "fellowship" aldı sorusunun cevabı budur. EPFL hem parayı basarken hem de beni kabul eden diğer okullar nispeten düşük prestijli okullarken buraya gelmemek olmazdı. Ve buraya gelip öğrencileri tanıyınca anladım ki böyle çok fazla öğrenci var.

Ya bu azimliyazar buraya para için gelmiş patlak öğrencinin tekiyse? Ya not ortalaması onun potansiyelinin iyi olduğunun göstergesi değilse. Onun da çözümü var.

Sistem budur...

Beni son iki aydır strese sokan ve bloga yazmayı bıraktıran o gudubet sistem şu:

EPFL Bilgisayar mühendisliğine (diğer bölümler için geçerli değil) girmenin iki yolu var.
1- Fellowship yani okuldan burs almak
2- Hocalardan iş dilenmek.

Siz başvurduktan sonra gelen kabul mailinde ya "Tebrikler fellowship aldınız!" diyor ya da "Alındınız ama burs murs yok, hocalarla görüşün belki biri sizi iş alır." İkincisiyle okula girmek zor, hocanın elinde iş olması ve bu iş için acilen adam bulması gerek ve tabii sizin de işe yarar olmanız gerek, çünkü maaşınızı direkt hoca ödeyecek. Birincisiyle okula garanti giriyorsunuz ve maaşınızı /bursunuzu beraber çalıştığınız hoca değil okul ödüyor ama devam edebileceğinizin garantisi yok çünkü bu burs sadece ilk sene geçerli.

Neden Okuldan Atıldım?

EPFL'de ağır bir müfredat yok, sadece 18 kredilik ders almanız gerekiyor bunu da 3-4 ders alarak tamamlayabiliyorsunuz. 4-5 yıl içinde istediğiniz zaman alabilirsiniz dersleri.

Yalnız uzmanı olacağınız alanın ana (ve okkalı) dersini alıp 5/6 ile geçmeniz gerekir. 6/6 almak imkansız diyorlar. 5/6 da Amerikan sisteminde A-'ye tekabul ediyor. yani epey zor. O yüzden 1.5 aydır aynı finale çalışıyorum ya.

EPFL'de asıl olay labda çalışıp araştırma yapmak. Derslerle uğraşmıyorsunuz pek. Fakat buraya lisanstan direkt geldiyseniz siz derslerle uğraşmaktan başka bir şey bilmeyen birisiniz muhtemelen ve acilen gerçek hayata adapte olmanız gerek.

EPFL'de ilk sene her dönem / yarıyılda bir tane "dönem projesi" dersi almanız gerekiyor. Bu dönem projesi dersi aslında labın / profesörün sizi denemesinden ibaret. Dönem sonu hocanın sabrı taşmışsa isterse size "hadi biraz da başka profesörler seni denesin" diyebilir. Veya siz ikinci dönem "bu hocayı sevmedim başkası beni denesin" diyebilirsiniz. Önemli olan şey yıl sonunda okulun bursu bitince bir hocanın "bende böyle bir proje var sen becerebilir misin?" diyip sizi işe alması. Tabii bunu da sizi deneyecek olan profesöre "Sen şimdi beni deniyorsun ama seneye de başkasını mı deneyeceksin hacı birader?" diye sorarak öğreniyorsunuz.

Bu sene maaşınızı okul ödediği için hocanın canına minnet, adamın öyle sizin çok üzerinize düşmesine gerek yok. İsterseniz bütün sene labta kantır atın, adama ne? Para okulun parası. Fakat sonra demeyin ki "Neden okuldan atıldım?"

Yok la ben daha atılmadım, hocamın sabrı daha o kadar taşmadı :))

İkinci yazıda görüşmek üzere!



Nerede Bu Azimliyazar?

24 Ocak'ta finalim ve proje sunumum bitiyor arkadaşlar.

24 Ocak'ta görüşmek üzere.