Makyajın Faydaları



Selamlar. Geçen haftasonu Zürih kaçamağı yaptım. Zürih Google'da çalışan arkadaşlarımı ziyaret ettikten sonraki gün GlamHack isimli hackathon'a katıldım.

Hackathon demek katılımcıların 24 saatte bir şey üretip sunduğu programlama yarışması demek. İsviçre Ulusal Müzesinde gerçekleşen bu hackathon "Swiss Open Cultural Data Hackathon" diye geçiyor, GLAM'in açılımı da "Gallery Library Archive Museum" yani bu hackathonu kültür bakanlığına bağlı gruplar düzenliyor. Hackathonun bu yılki teması "Ziyaretçilerle iletişimde olacak bir ürün."

Gittim, grubumu kurdum, beyin fırtınası yapıp fikir yürüttük. "Ask The Artist" isimli projede karar kıldık. Bu projenin amacı İsviçre sanatıyla ilgili bilgileri artistle konuşarak almak. Artiste ne zaman doğduğunu, hangi sene hangi resmi çizdiğini, bir resminin şu an nerede sergilendiğini sormak. 

İki gün harıl harıl çalıştık ve en sonunda bu işten alnımızın akıyla çıktık. Güzel bir de sunum hazırlayıp görsellerle ürünümüzün tanıtımını destekledik. Sunum için hazırladığımız video:


Sunumumuzu ve appimizi jüri çok beğendi ve bize en prestijli ödül olan "Perfectly Made" ödülünü takdim etti. Ardından seyirciden de en çok oyu aldığımız için "Biggest Applause" ödülüne de hak kazanıp çifte ödül aldık. Yarışmada 15 takımın yarıştığını ve sadece 4 ödülün verildiğini hatırlatayım.

*

Eğer siz de hackathonu son gün proje sunumlarında ziyaret eden biriyseniz kafanızda şekillenecek hikaye buydu ama tabii ben bu blogu ne kadar süperim lan diye cümlaleme duyurmak için yazmıyorum. Yarışmanın ortasında gruptan ayrıldığım için ödül falan da almadım. Videodaki de ben değilim, pilav yiye yiye Çinliye benzemeye başlamadım yani hayır. 

Aslında bu konuyu doktora günlüğümde detaylıca anlatacaktım, grupları projeleri tanıtacaktım. Ama şahit olduğum olay gerçek hayatta sık sık karşıma çıkan, mesleğiniz ne olursa olsun sizin de karşınıza çıkacak bir fenomenin en ekstrem hali olduğu için hikayeyi teknik ayrıntılardan arındırıp ayrıca anlatmak istedim. 

Evet başlıyorum.

*

Olay örgüsü şöyle gelişti:

Doktora günlüğümde geçen sene Lauzhack'e katıldığımı, 24 saat boyunca uykusuz kalarak programlama yaptığımı, hem önceki gece arkadaşlarla eğlenip gece uykumu alamayıp yarışmaya yorgun gittiğimden hem de bana verilen kısım zor geldiğinden düşük performans sergilediğimi (daha doğrusu hiçbir şey yapamayıp takımımı batırdığımı) yazmıştım. Doğrusu hem o hackathonun intikamını almak, hem de genel olarak hackathonların çok şey öğrettiğini düşündüğüm için yeni bir hackathon'a katılmayı dört gözle bekliyordum. Bu hackathon da "Open Data" hackathonu olduğundan, hackathon'da Zürih'te gerçekleştiğinden ve adamlar barınma masraflarını karşıladıkları için, fırsat bu fırsat diyip atladım trene gittim. Bir hafta sonra makale göndermem gerekiyordu, ama şeytana uyup idealistliği bırakıp serüveni seçtim. (İyi halt ettim.)

Hackathon'un yapılacağı müze geceleri kapatıldığı için uykusuz kalmak gibi bir imkan yoktu (aslında bu iyi bir şey) O yüzden yarışma cuma günü başlıyordu. Perşembe günü vardım Zürih'e ben de. NUS'tan tanıdığım (Bana sakın Singapur'da doktora yapma diyen) ve doktorayı bırakıp Google'da çalışmaya başlayan arkadaşımı ziyaret ettim. Sonra hostele geçtim. Hostel odamdaki Çinli çocuğa Nihao dedim.

Çinli çocuk Çin'de bilgisayar mühendisliği okumuş, şimdi Münih'de "User Experience Design" mastırı yapıyormuş. İyi valla. Oda dört kişilikti ama diğer iki kişi gelmemişti. Ertesi gün beraber müzeye geçtik.




İlk şoku hackathonun bomboş olduğunu gördüğümde yaşadım. Öyle ki etkinliğin başında "Data Provider" denilen müzelerin verilerinden sorumlu kişiler verilerinin sunumunu yaptı. Fakat ben data provider sayısı kadar programcı var mı hackathonda şüpheliyim.

Datası olmayan ama proje fikri olan kişiler de sunum yaptılar. En ilginci ve benim de konumla alakalı olan proje Lozan UNIL'den gelen bir abinin arama motoru projesiydi. Özetle bu abi "Yazarı roman yazmış şiirler" sorgusunu yapabileceği bir websayfası yapmaya çalışıyordu ama yapamıyordu. Ne var bunda? demeyin. Dediğim gibi bu yazıda teknik ayrıntılara girmeyeceğim, ama bunu bir sahibinden.com'da detaylı arama yaparmış gibi tasarlamayı düşünürseniz imkansız olduğunu göreceksiniz. (Ya da şunu düşünün, sahibinden.com'da "Satıcısı xbox da satan playstation ilanları" diye arama yapabiliyor musunuz? Tabii ki hayır.)



Birkaç enteresan projeyi ve datayı not ettim, sonra bahsettiğim abiyle gidip konuştum. Üzerinde biraz kafa patlattıktan sonra projenin kallavi bir araştırma projesi olduğunu ve hackathonda çözülecek gibi olmadığını fark edince kaçmak için bahane aramaya başladım. Tam o anda bizim şopar Çinli "Hey Teajay gel burada çalış len." dedi (Evet ismim Teajay benim.) Ben de ok dedim. Zaten yanına çağırdığı elemanların verdiği datayı da beğenmiştim.

Büyük bir kalabalıkla merhabalaşıp sohbet ettikten sonra ikinci şokumu yaşadım. Nereden baksan bir 8 kişi falandık ama grupta kodlama yapmayı sadece ben biliyorum... Allah'ım sen bana mukayet ol.

8 kişi beyin fırtınası yaptık ama orijinal bir şey de çıkaramıyoruz. Uzun uzun konuştuktan sonra (benim aklıma hiçbir şey gelmiyor bu arada) 10 tane kültür sanat içerikli proje listeledik. Projeleri tam hatırlamıyorum ama en sonunda benim beyinden bir damla yaratıcılık aktı ve "Datadan hikayeler oluşturup Twitter'da bot aracılığıyla anlatalım." dedim. Onu da listeledik.

Proje önerileri malesef her şeyin bir günde kodlanacağını öngörmeden yapılmıştı ve işin daha kötüsü kodlayacak tek kişi bendim. Neyse ki en çok oyu "Ask The Artist" denen proje aldı. Dedim "Ben iki hafta önce Alexa (Amazon'un ses tanıma kütüphanesi, yani sesi Alexa tanıyıp yazıya çeviriyor, gerisi kodlama) dersine girdim, biraz biliyorum, yapabilirim bu işi." Tamam dediler.

Yapabilirim dedim de, her şeyi kendim yaptığım için çok ağır ilerliyorum. Çinli arkadaşa iş veriyorum, "Şu şu nasıl yapılırmış bi araştırıver yol alalım." diyorum, "Bakayım ama bana güvenme." diyip Facebook'ta fink atmaya başlıyor. Hasbinallah. Öte yandan data provider ablalarla aynısı masada çalışıyoruz ama ablalara ben ne iş verebilirim hiç bilmiyorum çünkü ablaların normalde yaptığı iş veri girmek, elle düzeltmek vs. Dolayısıyla bana yardımcı olarak bir iş gelmiyor ellerinden, en azından şu an. "Biz ne yapalım?" diyorlar. "... Takılın." diyorum mecburen ne diyeyim. "Üç gün boyunca ne yapacağız burada :D :D" diyorlar. Hayda, üç gün boyunca başımdalar. "Artiste sorulacak soruları ve cevapları hazırlayın. Ama bugün Alexa'yı kullanarak bir prototip hazırlayamazsam ben Twitter projesine döneceğim ona göre ha." diyorum.

İlk gün bitmeden önce akşam prototipi çalıştırmayı başardım. Alexa'ya "Hey" diyip "Bugün 3 saat resim çizdim." (???) cevabını alabiliyordum. Fakat fark ettim ki aklımdaki her şeyi koda geçirene kadar yarışma bitecek ve ortaya güzel bir şey çıkmayacak. Sonucunda öğrendiğim şeyler de bir işime yaramayacak, Alexa öğrenip ne yapacağım ben? Öte yandan Twitter projesi yaparak en azından Twitter botu yazmayı öğrenebilirdim (böyle bir hevesim vardı zaten) ve datadan ilginç hikayeler çıkartabilirdim. Hackathonun asıl amacını gerçekleştirebilirdim yani, bir şeyler öğrenmek. Böyle diyip "Ben Twitter projesine geçiyorum ya, üzgünüm." dedim. Çinli de "Sıkıntı yok ya, bence bir takım iki proje şeklinde yürüyebiliriz." dedi. Tamam dedim.

*

Ertesi gün ara sunum gibi bir şey vardı. Elimle birkaç örnek tweet hazırlayıp "Benim projem Swiss Art Stories in Twitter. Bir Twitter botu tasarladım, bu bot datayı kullanarak hikayeler oluşturacak. Örneğin şu iki ressam, aynı sene içinde iki adam resmi çizmiş, bunların karşılaştırmasını yaptı bot otomatik olarak (Peşin satan veresiye satan resmine benzer iki tane resim koydum, bir yandan da göndermeyi salondaki kimsenin anlamamasına üzüldüm. Bahsettiğim tweet için bkz) "Fikirleriniz olursa bekliyorum." diye noktaladım.

Sunumdan sonra Amerikalı bir kadın bana geldi. "Aslında sanat eserlerinin eski sahipleri şu an önemli bir araştırma konusu, onunla ilgili hikayeler anlatsana." dedi. Takımımızdaki data provider ablalar da onayladı. "Biz bunu sitemizde listeledik kullanabilirsin." dedi. Madem önemli bir araştırma konusu, araştırma benden sorulur diyip atladım hemen.

Malesef sanat eserlerinin eski sahiplerinin verisi halka açık değildi. Botum Data provider ablanın gösterdiği siteden veriyi çalıyordu. Fakat bu çalma işlemini başarabilmem uzun sürdü çünkü siteyi yapan adam biraz garip dizayn etmişti. O yüzden botu insan hareketlerini taklit edecek gibi programlamam gerekti. Zor değildi ama bu problemi anlayıp çözümü bulup kodlayıp çalışır bir bot elde etmek bir günümü yedi. İkinci gece proje bitti, ortaya bir şey çıktı ama öyle harikulade bir şey değildi.

*

Paralel evrende ise şöyle bir şey oldu: Çinli kardeşimiz ben Alexa'yla cebelleşirken Facebook'tan bıkıp "Bakayım iphone'daki Siri'yi düzenleyebiliyor muyum." diye araştırdı, Siri Shortcuts diye bir app buldu. Data provider ablaların yazdığı soruları Iphone'un not defterine yapıştırıp Siri'ye okuttu. Birkaç basit Siri aksiyonu ekledi (videoda gördüğünüz google araması gibi.) Aslında herif projeyi ilk günden bitirdi. Bana "Sen Alexa'yı yapamazsan bunu kullanırız." diyordu. Ben de içimden "Yav open data hackathonuna geldik, adam elle yazılan soru cevap appini sunduracak bana, koskoca doktora öğrencisine, bak hele." diyordum.

İkinci gün sunumunu yaptı, appi konuşturdu. Kimse arkaplanda ne olduğunu anlamadı ama herkes adamın sunumunu çok beğenip gülüp alkışladı. İşte o gün tehlikeyi sezdim. Günün geri kalanında Çinli kardeşimiz Zürih'teki henüz gezmediği müzeleri gezdi, data provider ablalarla muhabbet etti, kendini sevdirdi, onlarla video çekti, videoyu düzenledi, bir de sunuma koyarım diye Flowchart falan yaptı. Takıldı etrafta, diğer yarışmacılarla falan sohbet etti, networking yaptı. (Akademide sağlam arkadaşlar edinmeye networking denir. Arkadaş arasında konuşuyor olsam sağlamı t ile başlayan başka bir kelimeyle değiştirirdim ama yapamıyorum.)

Sonuç olarak adam eğlendi beyler. On numara bir Zürih tatili oldu adama. Bir kız arkadaş yapmadığı kaldı. Onu bile yapmış olabilir hatta beklenir.

*

Üçüncü gün. Aklımda yapacak birkaç bir şey daha var ama botu test etmekten onlara sıra gelmeyecek belli. Zürih Üniversitesi'nde Phd 2. sınıf olan ve muhtemelen jürideki en (ve tek) teknik adam olan çocuk (benim dengim) insanlara naptığını ve yaptıklarının teknik ayrıntılarını sordu. Dedim böyle böyle yaptım, ama şu olay zaman kaybetti benden kaynaklı değil ama en azından başardık vs. Çinli'ye geldi, teknik bir şey öğrenemeden gitti.

Sunum falan hazırlamam gerekiyordu ama kim uğraşacak? Müzedeyiz, çıktım gizlice müzeye girdim. Backdoor attım müzeye. Gezdim. Fena değildi. Bütün sakinlerinin kameraya poz verdiği şu tablo enteresan:



Döndüm. Işıklar kapanmış, bir sürü resmi kıyafetli seyirci toplanmış.

Çinli kardeş sunumu yaptı. Dün olduğu gibi herkes koptu ve alkışladı. Sunucu "Jürinin sorusu var mı?" dedi ve bana şükür çektiren o soru geldi: "Bu appteki data nereden geliyor?". Arkadaş "Data şu an preset (elle yazdım demiyor da) app daha geliştirilirse o kısım eklenebilir." gibi bir cevap verdi.

Benim sunuma geçtik. Öyle afili işlerle uğraşmadığımdan (zaten projenin dünkü gibi ilgi çekmeyeceğini biliyordum) kısa bir konuşma yaptım. Slayt falan yoktu, Twitter'ı açıp gösterdim her şeyi. "S.a. herkese, ben Tj. Benim projem İsviçre sanatıyla ilgili hikayeler anlatan bir Twitter botu. Bu hackathon için sadece sanat eserlerinin geçmişi üzerine odaklandım, bu önemli araştırma konusu olduğu için. Olay şu: bir müzeye yeni bir sanat eseri geldiğinde bu bota haber gelecek bir şekilde.. inşallah.. (Seyirciler gülerler) Bu botu interactive yaptım. Yapmanız gereken bu bota bir mesaj atmak. Sonra bot gidiyor bu siteden datayı okuyor. Bu data halka açık değil. O yüzden bu bot datayı çalıyor da diyebiliriz ama kimseye söylemeyin. (Seyirciler gülerler.) Sonra eserin hikayesini Twitter floodu şeklinde yayınlıyor. Demo yapmayacağım ama kendi demonuzu kendiniz yapabilirsiniz, bu Tweette nasıl yapacağınızı yazdım. Ama çok spamlemeyin, Twitter botu banlayabilir ve bunu istemiyorum. (Seyirciler gülerler.)"... Teşekkürler dedim, kimse bir şey sormadı, oturdum.

Bir de VR projesi sunan bir grup vardı, adamlar demoyu yaparken program bozuldu "Welcome To Matrix" sözleri salonda uzun bir süre yankılandı, hepimiz kahkalarla güldük. Onların yerinde olmak istemezdim.

Bütün sunumu trompet çalarak yapan abi vardı. O da çok iyiydi. Sunumları çektiler ama henüz yüklemediler. Yükleyince buraya atarım.



*

Sunumlar bittikten sonra botun başına geçtim. Abinin biri demo yapmaya çalışmış, ama bota vikipedi linki atmış. Karşılık olarak bottan "Naber len." cevabı almış ahaha. Bir amcamasama geldi, projeni çok beğendim ama demo yapmayı beceremedim dedi. Beraber denedik. Ben de beceremedim. Kodu editledim bir şeyler yaptım olmadı. Ter içinde "Yaa sunumdan önce çalışıyodu :S :S" dedim. "Tamam tamam neyse ben sana verdim oyumu çok güzel proje." dedi amca. "Çalıştırınca göstereyim mi buralarda mısınız?" dedim "Yok gidicem." dedi. Yok yere rezil olduk amcaya. Biraz uğraştım, fark ettim ki verisini çaldığım site bir şekilde olayı çakozlamış, botu anasayfaya geri gönderiyor. Başlarım böyle işe diyip keklere pastalara hücum ettim. Wikimedia'da çalışan bir abla kartını verdi, aslen ressam ve yoga öğretmeniymiş. "İletişimde kalalım." dedi. Artık kalıp napacaksak. Yaşlı bir teyze de websitemi sordu. Websitemin adını unuttuğum için veremedim, "azimliyazar blogspotuna bakın YGS yazıları var." da diyemedim. Glamhack'in sitesinin adresine yönlendirdim ablayı.

Aslında şuraya takım elbiseyle gidip, bir şeyler başarmış gibi bir sunum yapıp, özenle hazırlanmış C.V.'mi websiteme yükleyip kartımı millete dağıtsaydım güzel bir deneyim (ve ego tatmini) olurdu. :P

*

Jüri ödülleri açıklamaya başladı. Perfectly Made ödülünü Çinli kardeşimiz kapmıştı. Açıklayan Phd öğrencisiydi ve birkaç blabladan sonra "Aynı zamanda applerinin zayıf noktalarını çok iyi ve kurnazca sakladıkları için onları bu ödüle laik gördük." diye bitirdim. Puhahaha.

(Not: Dikkat ederseniz videoda çocuğun konuşmasıyla artistin cevap vermesi arasında kesinti var. Orada Siri Shortcuts "Your shortcut says." diyor. Adam orayı kesmiş.)

Stunningly Beautiful ödülünü "Zurich Historical Photograph Tours" isimli proje aldı. Bu projede Zürih fotoğrafları çekmiş bir fotoğrafçının fotoğraflarından fotoğraf turu çıkarmışlar ve bir web aplikasyonunda yayınlamışlar. Bence tam bir 3-4 kişilik grup tarafından bir günde çıkarılacak tam bir hackathon projesi. (Gerçi bunda da 8 kişi çalışmış.) Ödül kazanmayı hak eden tek proje olduğunu itiraf etmeliyim.

Brand New ödülünü "Walking Aroung The Globe" diye bir gruba verdiler. Bir çağırdılar sahneye 10-15 kişi çıktı. Sunucu "Harbiden de globu dolduracak bir grup." diye dalga geçti. Arkadaş şu gruplara bir sınır koyaydınız tek başıma onbeş kişiye saldırdım resmen. Ayrıca VR projesinin neresi Brand New, kaç senelik teknoloji allasen.

Meraklısına projeler şurada: http://make.opendata.ch/wiki/event:2018-10

Ve seyircilerden en çok oy olan "Biggest Applause" ödülü. Bunu da Çinli kardeşimiz aldı. İki ödül birden verdiler adama.

*

Ödül seromonisi sonunda yine gelip benle muhabbet edenler falan oldu. ETH Zürih'in kütüphanesinin müdürü, klasik bir "İngilizlerden güzel İngilizce konuşan Alman beyenfidisi" bir amca ve onun kadar iyi İngilizce konuşamayan ama "Biz neler gördük" tadında bir yaşlılığı olan müze müdürü amca yaklaştı. "Projen güzelmiş, fikir nereden aklına geldi?" diye sordu ben de "Amerikalı abla söyledi." dedim dürüstçe. Sonra tanıştık işte. EPFL'den geliyorum dedim. Bunu duyunca adam Fransızca'ya geçti. Bozuntuya vermedim çünkü adam tam da benim seviyemde konuşuyor asdas. Birkaç evet, aa süpermişten sonra iş cümle kurmaya gelince takke düştü kel göründü, adam "Tamam İngilizce devam edelim." dedi ben de "Yok yok iyi böyle pratik oluyo." diyince koca koca adamları keyfim için Fransızca konuşturdum asdas.

Neyse sadede geleyim. Kütüphaneci abiye açık açık söyledim. "Bakın bu OpenData hackathonu, deli data var ama kullanan yok. Bizim EPFL'de Applied Data Analysis" diye bir ders var. Bu derste de veri odaklı projeler yapıyoruz ama app yapmak yerine veriyle hikaye anlatıyoruz. Bakın böyle böyle bir proje yapılmıştı İsviçre'deki politik sistem ile ilgili. Bence siz de böyle bir şeye odaklanın." Adam teşekkür etti, o projeyi de kendisine atmamı istedi. (Meraklısına)

*


Güzel Lozan'ıma dönüş vakti geldi, vedalaştık, bindim trene. Açtım laptopu bunları yazmaya başladım. Yanımda bir tane yaşlı çift oturuyor, bana bakıp bakıp klavyede hızlı yazışımı taklit ediyorlar, gülüyorlar. Ben de onlara bakıp güldüm. Almanca bişiler dediler, “pağdu?” dedim tüm Fransız İsviçreliliğimle (??) “Almanca bilmiyor musun?” dediler no dedim, Fransızca'ya döndüler. “Sana hayranız çünkü hızlı yazıyorsun.” dediler. “Teşekkür ederim. Bilgisayarcıyım da ondan.” dedim. Bu diyalog hackathonun özetiydi resmen.

*

Bu yazının olay kısmını bu kadar uzun tutmayı planlamıyordum ama ups ay did it agen. Neyse toparlıyorum.

On altı yıllık bir sunum kariyerim oldu, ilkokul birde karatahtaya geçip miniklere "Yorgan gitti kavga bitti." fıkrasını anlatışımdan üniversite sonda bitirme projesini sunumuna kadar. İlkokul birde iyi sunum demek sınıfa orijinal bir fikra anlatıp tüm sınıfı kahkahalara boğmak demekti. Üniversite sonda ise amaç hocaya ne yaptığını anlatmayı başarıp not alabilmek. Sunum kavramı benim için ilkokuldaki anlamından yavaş yavaş kopup üniversitedeki konsepte bürünmeye başladı yavaş yavaş.

Gerçek hayatta ise ilkokul birinci sınıftaki anlamı aynen geri geldi! Bir şeyleri 6 yaşına anlatır gibi anlattığımız sunumlar o güzel atlara binip defolmuşlardı, geri geldiler. Of.

Sunum demek artık ilkokul birle üniversite son skalasında bir değişken. Seyirciye göre değer atamanız gerekiyor. Doğru atayabilirseniz Çinli kardeşimiz gibi ödülleri götürürsünüz.

Bu hackathonda bunun en ekstrem örneğini gördük, yani ilkokul birinci sınıf versiyonunu. Çinli arkadaşımız app yaptım dedi ama appin aslında Siri Shortcuts olduğunu söylemedi. Hiçbir teknik bilgi vermedi. Seyirciler "Herhalde bu adam nöralağlar falan bastı bir şeyleri bir şeyleri programladı, zaten Çinlidir zekidir bu." diyip durumu hemen kanıksadılar. Halbuki aynı appi kendileri de bir saat içinde yapabilirdiler ama tabii bunu bilmiyorlardı. Sunum sırasında adam "Ben bunu Siri Shortcuts'la yaptım. Siz de kendi appinizi yapabilirsiniz, Ask The Azimliyazar falan yapabilirsiniz mesela." dese büyü bozulurdu.

"Sunum önemlidir." aslında hepimizin bildiği ve katıldığı bir önerme. Var mı burada "Hayır sunum önemsizdir." diyecek olan? Ama iddia ediyorum ki, okuyanların çoğu bunu gerçekten bilmiyor, yalnızca kanıksamış vaziyette. Biraz da o yüzden başlığı "Sunumun Önemi" şeklinde değil de "Makyajın Faydaları" şeklinde attım, çünkü öbür türlü yazı "Tamam ya sunum yapmanın öneminden bahsediyo işte bildiğimiz şeyler geçiniz." şeklinde bir düşünce uyandıracaktı aklınızda.

Doktoraya başlayana kadar durumu ben de kanıksamıştım. Doktora yazılarımda (ki okuduysanız hatırlarsınız) sık sık hocamla buluşur, bulgularımı anlatır, anlatamaz, ayarı yer dönerdim. Sunum yapmayı öğrendim, ama yavaş yavaş ve malesef hala öğreneceklerim var. "Karşımdaki profesör, her şeyi yalamış yutmuştur, grüy derim İsviçre anlar zaten." diye düşünüyordum, hiç öyle değilmiş. Öyle ki bazen konuşurken adam beni durdurup kelimelerin anlamını sorar. "Classification değil label dedin, neyi kastediyorsun." gibi.

Benim doktorayı boş verin, günlük hayat böyle işliyor. Günümüzdeki en bilindik örneği (biz Türkler için) tabii ki Nusret. Bu adam belki başlangıçta harbiden öbür restoranlardan daha iyi etler pişiriyordu insanların damağı çatlıyordu bilmiyorum. Ama Instagram'da yaptığı sansasyonel paylaşımlar, ekşi sözlükte hakkında sürekli açılan eleştiri içerikli başlıklar (reklamın iyisi kötüsü olmaz) ve bu başlıkların yavaştan övgüye dönmesi ve en sonunda gelen "Salt Bae" meme'i bu adamı dünyaca ünlü yaptı, şubeler açtırdı. New York şubesine bir gurme gitti, işten anlayan bir adam gitti yani, "Etler lastik gibi, az pişmiş olsun diyorsun çok pişmiş geliyor, ayrıca çok pahalı, civarda daha ucuz ve daha kaliteli restoranlar var buraya niye gelelim." diye yazı yazdı. Sonuna da Nusretle fotosunu atmayı ihmal etmedi.


Bu yazının Nusret'in işlerine darbe vurması mümkün mü? Ben söyleyeyim: İM-KAN-SIZ. Hemen ardından gelen bir gazete yazısında  başka bir gazetecinin "Her şey çok pahalı ne gelecem lan bir da- Ufff adam geldi şovunu yaptı flaşlar patladı herkes Instagram'a hikayesini girdi havasını attı. En sevdiğin filmi canlı izlemek gibiydi." özetli yazısını görüyoruz. Bu adam artık fiyakasını anca Amerikalıların hoşlanmayacağı bir skandala imza atarsa (Ne bileyim adamın birine fakin nigır falan derse.) bozabilir.

Instagram dedik. Instagram aslında sunum dünyasının Yazılım alanındaki yıldızıdır. Valla. Şu an bütün büyük yazılımlar ortaya daha önceki benzer yazılımların (rakiplerinin) veremediği bir hizmeti vererek (ve daha sonra da gördüğü yoğun ilgiyi eline yüzüne bulaştırmadan paraya dönüştürerek) bugünkü haline gelmiştir. Örneklerle inceleyelim:

Google - Pagerank sayesinde siteleri otomatik olarak kategorize edip onlara önem sırası atayabilmek. - Yahoo'nun yapamadığı şey. (İlgili okuma)

Facebook - Yalnızca iki kişinin karşılıklı onayıyla iletişim kurabilme. Gruplar, gruplardaki forumlar, sayfalar, fotoğraf, video yükleme, bunu dating için değil, daha genel amaçlı yapabilme ve tabii içeri milyonları sığdırabilme. Benzer siteler tabii vardı ama bütün özellikler böyle tek bir sitede toplanmamıştı.

Twitter - Facebook'taki iletişimi tek taraflı yapabilme. O sırada Facebook'ta olmayan bir özellik. Ünlüler için daha iyi bir çözüm.

Snapchat - Hikayeler. Ama facebook'a savaş açmayacaklardı.

Whatsapp - Sadece telefon numarası bilgisi vererek bedava mesajlaşabilme. Gerçi facebook tarafından satın alınınca bu özellik kalktı. Dolayısıyla insanlar niye hem facebook hem whatsapp kullanıyor ben anlam veremiyorum. Telegram kullanın.

Instagram - ?

Hangi hizmeti verdi öncekiler gibi devrim oldu Instagram? Fotolara filtre atma özelliği geldi ama bu facebook'a anket yapma özelliği eklemekle aynı şey. Kaçınız kullandı/kullanıyor ki filtreleri?

Instagram'ın olayı sunumdu. Ortalama bir sosyal medya kullanıcısına hitap ediyordu. Hatta burnu büyüklüğü bir kenara bırakayım, benim de ortalama bir sosyal medya kullanıcısı olduğum anlarıma hitap ediyor. Çok işten bunaldığımda alıyorum telefonu 2 dakika bakıyorum millet napıyor, çıkıyorum. Niye facebook'a girip bilgi bombardımanına tutayım ki kendi mi? Kullanması da kolay. Facebookta insan kaybolur, Instagram'da ise babannem kullansa bir şekilde fotoğraf paylaşmayı başarır, zaten yapacak kaç şey var ki? Birinin fotoğraflarına bakmak (stalklamak) çok kolay, facebooktaki gibi kişiyi bul, fotoğraflarıma bas, albüme gir vs. bin tane engel atlamak yok. Kebap.
Tabii burada yazının önceki kısmındaki gibi sesli powerpointli sunumlardan bahsetmiyorum. Ama yine aynı kapıya çıkıyor.

*

Kesme vakti. Bu yazıda "Şunu yapın." tarzı bir şeyler yazamadım. Ben de yeni öğreniyorum. Tabii bunu okuyanlar üniversite öğrencisi kitlesinin de şu an için yapabileceği pek bir şey yok (İyi İngilizce konuşabilmeye çabalamak dışında.) Hocaları Siri Shortcuts ile kandıramıyorsunuz. Endüstri mühendisliğinin bitirme projelerinin sunumlarına katılmıştım. Sunumda "Programın çalışması için kullanıcıdan MATLAB'ı açmaları beklenmektedir." demişti bir grup da "Bu nasıl iş? Bunu sunumda niye söylüyorlar?" diye sormuştum. "Hocalarımız bu tip detaylara dikkat ediyorlar, sunumu dürüst bir şekilde yapmak gerekiyor." gibi bir cevap almıştım. Fakat işte gerçek hayatta hep bu şekilde işlemiyor olaylar. Ben de gelecekte olanları söyleyerek görevi yaptım :P

Kapanışı Barney Stinson'ın C.V. klibiyle yapayım.


21. Yüzyılda Rönesans Monşerlerine Hasret II - Eksik Parça

"21. Yüzyılda Rönesans Monşerlerine Hasret" isimli yazıyı okuduysanız bu yazıyı da mutlaka okumanızı öneririm. 

Önceki yazımda anafikir özetle "Benim gibi toplum baskısıyla (veya bir okuyucumun yorumundaki gibi "takdir edilme arzusuyla) hobi seçmeyin, her şeyi yapacağım derken stres yapmayın, (gerek edebiyata, gerek felsefeye) merakınızı mükemmeliyetçiliğinizi yenip interneti kullanarak giderin, her şeyi başaran üstün insan olduğunuzu hayal ettiğiniz kariyer planları yapmayın." idi.

Ardından bana şöyle bir mail geldi:

Selamlar, benim ‘ufacık’ bir sorunum var. Csgo oynuyorum ben. Hem oynamaktan hem de izlemekten oldukça çok zevk alıyorum. Ama aynı zamanda daha faydalı şeylerle de uğraşmak için içimde bir istek var ve uzun zamandan beri var. Ama oyun oynamaktan bu kadar zevk aldığım ve oyun oynamanın da bu kadar basit ve ulaşılabilir bir şey olduğu sürece nasıl diğer şeylere vakit ayırabileceğimi çözemiyorum. Bu benim ‘willpower’ımın düşük olmasından mı kaynaklanıyor yoksa sizin önerebileceğiniz bir çözüm yöntemi var mıdır? Şimdiden teşekkürler.

Bu çok önemli bir soruydu ve önceki yazımda buna tam olarak değinmemiştim. "Okuyun ve spor yapın." demiştim özetle.

23 yaşında doktora ikinci sınıf öğrencisiyim, size verdiğim öneriyi uyguluyorum, merak ettiğim şeyleri internetten okuyorum (roman okurken aşırı seçici davranıyorum, anlatılan hikayeyi merak etmiyorsam okumuyorum asla) ve Bilkent'te ve EPFL'de başladığım sporlara aynen devam ediyorum, Ultimate Frisbee, eskrim ve Rock&Roll'a yani. Yavaştan Fransızca da öğrenmeye çabalıyorum. Bunlar varken başka bir şeye zaman kalmadığı için doğal olarak başka bir şey yapamıyorum, bulaştığım diğer her şey yalan olmuş vaziyette. Tabii makale gönderme tarihleri yaklaşınca bunlar da geçici olarak yalan olacak.

Peki ben neden oyun oynamak gibi çok zevkli bir eylem varken bunca cefaya katlanıyorum? Frizbi diye tencere kapağı peşinden koşup eskrimde oramı buramı şişletiyorum? Neden Dan Brown'ın bir solukta okunan kitapları varken tuğla gibi Tüfek Mikrop ve Çelik'i okuyup size de okumanızı salık veriyorum, sonuçta hiçbirimiz tarihçi olmayacağız değil mi? 

Psikoloğun bana "Seni deşarj edecek şeylerle uğraş." diye öneri verdiğini, kendimin de bizzat bu öneriyi uygulayıp hobilerimi zevkime göre seçtiğimi yazmıştım. Peki şimdi bana bu maili atan arkadaşa "Kantır oynama faydalı işlerle uğraş." desem kendimle çelişmez miyim?

Bu yazıda bunları kendimce açıklamaya çalışacağım.

*

Yine bir filmle girişi yapalım.

Life of Pi filminde kahramanımız evcil kaplanıyla bir tekne turuna çıkar. Ama bir türlü karaya varamazlar, ayrıca karınları da açtır. Issız bir ada bulurlar. Adada yemek vardır, su vardır, sevecek çok tatlı hayvanlar vardır. Dolayısıyla kahramanımızın okyanusa geri açılıp memleketine dönmeye çabalamasının pek bir anlamı yoktur. Ekmek elden su gölden, ne gerek var değil mi?

Sonra şu efsane sahnede kahramanımız bomba çıkarımlar yapar. İzliyoruz efendim:


İzlemeye üşenenler (çok ayıp ediyorlar) ve anlamayanlar için özet: kahramanımız gece çişe kalkar. Bakar adadaki içme suyu eti yutuyor. "Noluyo lan" der. Sonra durup dururken bir yaprak alır, içini açar, içinden diş çıkar. Akabinde biz "Noluyo lan" deriz. Yıllar sonra kahramanımız anılarında bu durumdan şöyle bahseder:

"Ada etoburdu. Gün içinde o havuzlarda taze su bulunurdu ama geceleri bazı kimyasal reaksiyonlarla o su aside dönüşürdü. (O yüzden kaplan tekneye geri kaçmış.) Yıllar önce benim gibi zavallı bir yoldaş bu karaya vurmuş olmalı. Ve yine benim gibi bu adada sonsuza kadar kalacağını düşünmüş olmalı. Ama ada gün içerisinde ona verdiklerini gece geri almıştır. Sadece mirketlerin arkadaşlığıyla ne kadar zaman geçirdiğini düşünürsek yalnızlık ondan neler götürmüştür. Tüm bildiğim eninde sonunda ölmüştür. Ve ada arkada sadece dişlerini bırakarak onu sindirmiştir. Eğer o adada kalsaydım hayatımın nasıl sona ereceğini gördüm. Yalnız ve unutulmuş olarak. Dünyaya geri dönmek zorundaydım ya da denerken ölmek."

Life of Pi kesinlikle izlemeye değer bir film. Sembolik bir film, enteresan bir hikaye anlatıp parçaları sizin birleştirmenizi bekliyor. Filmin geneli birazdan anlatacaklarımdan farklı bir şey anlatmaya çabalıyor (ya da insanlar farklı anlatıyor) ama bu ada sahnesi o kadar efsane bir sahne ki her insanın kendi hayatına ilişkin bir şeyler bulması mümkün. İnternette bu sahneyle ilgili yorumların çeşitliliğinden yola çıkarak söylüyorum bunu.


Önceki yazımda çok fazla bilgisayar oyunu oynadığım bahsetmiştim. Delicesine, hiçbir oyunu ayırt etmeden oynuyordum. Şrek'in Recep İvedik misali ortada gezip tüm masal kahramanlarını dövdüğü iğrenç oyununu bile oynayıp bitirdim. Böyle bir zevksizlik yok. Ardından arayışa girip bir sürü hobiye başladığımdan bahsetmiştim. Bir senelik bir süreçte bu hobileri az biraz kendi düzenime kattıktan sonra kendime bir Xbox 360 alıp yeniden oyun oynamaya başlamıştım. Ama fark etmiştim ki eskisi gibi zevk alamıyorum oyun oynamaktan. Bir şeyler değişmişti. Büyümüştüm sanki. Bir senede büyüdüğüme de inanamıyordum tabii.

Sonra lise üçte sınıf arkadaşımın önerisiyle League of Legends'a başladım. Adam öneri vermedi, hastalık bulaştırdı resmen. Duramıyordum. Paso oynuyordum. Çocuklar gibi şendim.

Aynı kahramanımız Pi gibi adaya düşmüştüm. Hayatımı idare edecek kadar yemek ve suyum vardı, yani o zamana kadar ki deneyimimle zaten iyi bir üniversite kazanıp hayatımı idare edecek iyi bir meslek sahibi olup boş zamanlarımda da bu oyunla stres atabilirdim. Oyun da zaten bunu garantiye almak için kendini devamlı yeniliyordu. Ne gerek vardı ki bateri çalacağım diye çabalamaya...

Ama League of Legends gün içinde verdiklerini gece alıyordu. Tamam ekran kara deliğe dönüşüp beni yutmuyordu ama, o arayış döneminde uğraştığım şeyler ve dahası çocukluk hayallerimin hepsi her geçen gün benden daha da uzaklaşıyordu. Şimdiki zamandan istediğimi alıyordum, peki ya gelecekten istediklerim?

Benim gibi bu adaya vuran yoldaşlardan dolu vardı çevremde. İlkokulda zeki ve yetenekli olup da zamanını online oyunlarla çürüten bir sürü arkadaşım var. Yıl 2018, hala Knight online oynayan arkadaşlarım var. Ayıptır günahdır bari gidip Elder Scrolls falan oynayın. Eheh.

Sürekli League of Legends oynayarak hayatımın nasıl sona ereceğini gördüm... Tamam yalnız ve unutulmuş olarak değil, o kadar da abartmayayım. Bu kadar dramatize ettiğime de bakmayın. Hepi topu 4 ay falan oynadım asdas. Ama özetle önümde YGS/LYS vardı, hadi onu hallettik, bir yığın kişisel projem vardı gerçekleştirmek istediğim. Düzenli olarak League of Legends oynamaya devam edemeyeceğim açıktı. Dünyaya geri dönmeliydim. İyi o zaman, neden şimdi oynamaya devam edeyim ki? Ne faydası vardı bana, projelerime veya kişisel gelişimime? Diyip sildim oyunu.

Bundan sonra birkaç kere kurup, tüm günümü feda etmeden birkaç oyun atıp hevesimi alıp sildiğim çok oldu. YGS/LYS bitince 2013 yazında kurdum, bir yandan oynarken bir yandan bu blogu kurdum. :) Şükür ki bir daha bende böyle sigara etkisi yaratan bir oyun olmadı. Olursa da yapacak şey belli, silmek.

*

Evet, lisede aniden bir sürü şeye bulaşmanın, amansızın film izlemenin, bateri çalmanın, kitap okumanın sebebi kültürlü ve çok yönlü biri olmaya özenmekti ama şu anda amansızın bir şeyler okumanın ve eskrim yapmanın altında yatan sebep bu özentilik değil. Birincisi geçen yazımda vurguladığım zevk almak. Ama ikincisi de geçen yazımda bahsetmeyi malesef unuttuğum pratik fayda.

Çocukken düşünemiyorduk, amaç sadece zevk almaktı. Dolayısıyla okuldan gelip öğle yemeğini yiyip saat 13:00'dan akşam 22:00'a kadar oyun oynamaya eğilimliydik.

Lise başladı ergen olduk, bu sefer kendimizi dahi sanıp her şeyi o gelecekte dönüşeceğimiz üst insana göre ayarlamaya başladık. Her şey faydaydı, faydasızsa değersizdi. Arada League of Legends ayağımı tökezletti ama yılmadık.

Aynı lisede çocukken yaşadığım zevk odaklı hayatın bana imkansız ve sürdürülemez gelmesi gibi, üniversitede de lisede kendime yakıştırdığım idealist hayat bana imkansız gelmeye başlamıştı. Eskisi gibi şrekte pinokyo dövmekten de zevk alamıyorum? League of legends'ı kuramıyorum, projelerim var bir kere onlarla uğraşıcam, önemli adamım!!11!! Bilkent'te psikolojik danışmanlık varmış, bir selam vereyim şunlara.

Gerisi önceki yazımdaki hikaye. Hobilerimi o hayalimdeki çok yönlü üst insan için değil, zevkime göre seçiyorum. Vücut geliştirmeye başlamıştım ama hayalimdeki vücut diye bu kadar uğraşa değmez, zevkli de değil zaten boşuna cefa çekiyoruz diye bıraktım. Bilkent'te Ultimate Frisbee zevkliydi gittim, EPFL'de Ultimate Frisbee kursu vardı zevkliydi gittim, sonra ana takımla antrenmana çıkmaya başladım, baktım hepsi bir Roberto Carlos, "Ben kursta mutluydum ya." diyip geri adım attım.

Ama işte önce önceki yazımda unuttuğum şey şuydu, hobi seçimlerim hayal&özentilik karışımı, Çukur'daki Yamaç modeline göre göre değildi ama, hepsinin faydasına inanıyordum. Ultimate Frisbee bahanesiyle haftanın üç günü antrenmana gittim ki bir antrenman 2-3 saat, delicesine koşuyorsun. (Meraklısına) Bir yıldan az bir sürede 15-20 kilo verdim. Keza eskrim de zevkli olduğu için ve fit kalmama görece yardım ettiği için devam ediyorum. Rock and roll da aynı şekilde, ayrıca insanlarla tanışmaya yardım ediyor ve partilerde malak gibi durmamı engelliyor.

İkinci yabancı dil için "İşinize faydası yoksa hiç bulaşmayın, kültürlü olmak için öğreniyorsanız daha direkt ama zor yollar var, kolaya kaçıyorsanız. Zevk için yapıyorsanız belli bir süre iş gibi gelecek, bırakacaksınız." demiştim. Böyle düşünmeme rağmen burada geçirdiğim zamanlarda sıkça Fransızca'ya mağruz kaldığım için hem fırsat boşa gitmesin hem de topluma entegre olayım diye öğreniyorum. Bu kadar küçük bir fayda için verilen emeğin fazla olduğunu düşünüp Fransızca'ya hiç başlamayanlar var. Onlara da hak veriyorum.

Üniversite yazılarımdan birinde Bilkent'te son dönemimde adamakıllı dersim olmadığından sık sık kutu oyunları oynadığımdan, arkadaşlarımın benimle "Kumar batağına düşmüş amcalara döndün." diye dalga geçtiğini yazmıştım. Oyunlardan aldığım zevk bir kenarda dursun, kutu oyunları sayesinde bir çok insanla tanışıp onlarla güzel anılar biriktirip kalıcı arkadaşlıklar edindim. Bana böyle enteresan bir faydası oldu. Lozan'da geçen sene bir kez bir kutu oyunu kafesine gittim. Aynı zevki alamadım. "Ya kutu oyunları kendi arkadaşlarımla gülüp şakalaşırken, Türkçe geyik çevirip sevdiğim insanlarla güzel anılar biriktirirken eğlenceliydi. Benzer duyguları şimdi yaşama ihtimalim çok düşük. Bir işe yaramıyor." diyip bıraktım. Arkadaşlarımın Telegramda kurduğu kutu oyunları grubundaki muhabbetlere bakıp iç geçirip Türkiye'ye gidip oynamak için gün saymaktan başka bir şey yapmıyorum artık.

*



Sokrates'e göre üç tip eylem vardır: 1- Haz için yapılanlar, 2- Pratik fayda için yapılanlar, 3- Hem haz hem fayda için yapılanlar. (Tabii bu kadar basit değil de, neyse yazıyı felsefe kompozisyonuna çevirmeyelim.) Çocukken birinci önemliydi, ergenken ikinci. Şimdi ise üçüncü. Hobilerim bir kenarda dursun kariyerimi dahi bunun üzerine inşa etmiş durumdayım şu anda.

Tabii bu benim kişisel tercihim. Önceki yazımda "Toplumun sizi özendirttiği şeylere göre hobi seçmeyin, bilmeden çok yönlü kariyer adımları atmayın." dedim, arkasındayım, gayet de bir çok durum için genel geçer şeyler yazdığımı düşünüyorum. "Hala hobi sahibi olamadıysanız ve arayıştaysanız okuyun ve spor yapın, yeter." diyip kestirip attım, bunun da arkasındayım. Bütün bu yazıda da nedenini açıkladım. Okumanın ve spor yapmanın bu üçüncü gruba kesin olarak girdiğini düşünüyorum ben.

Fakat bu yazıda kantırcı arkadaşa kendimden emin bir şekilde "Kantırı bırak." diyemiyorum.

(...desem toplumun sizi özendirttiği şeylere göre hobi seçmeyin da ki toplum ben olacağım...)

Bilkent'ten tanıdığım, şu anda da EPFL'de doktora yapan bir arkadaşım var. Adamla üç ayda bir falan beleş yemeğin olduğu etkinliklerde karşılaşırız. "Napıyorsun yoksun ortalarda." deriz birbirimize. Ben "Phdden tanıdığımı tanıdım, artık uğraşmama gerek yok zaman kaybı." diyerek kayıplardayım. Adama direkt sosyalleşmek zaman kaybı. Zevk almıyor. Kız arkadaşı var Türkiye'de, kızlarla tanışmaya çalışmıyor. Boş muhabbetler sıkıyor. (Beni de sıkıyor gerçi.) Toplumun "Sosyalleş" baskısına boyun eğmiyor. "Ne yapıyorsun boş vaktinde?" diyince "Çalışıyorum, kantır oynuyorum. Yatıyorum. Türkiye'ye gidiyorum." falan diyor. Fransızca dersi falan da almıyor. Bu adam Bilkent'te ilk beşteydi. Şu anda okulun en sağlam hocalarından biriyle çalışan çok başarılı bir araştırmacı. Seni beni katlar.

(Ayrıca aklınıza iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir tip de gelmesin, bilgili ve diksiyonu kuvvetli biri.)

Söyleyin ben bu adamı neyime güvenip eleştireyim? Neyi gerekçe göstereyim?

Ben başta anlattığım adalı kaplanlı hikayeden ders alıp "Kişisel projelerim var." diyip League of Legends'ı bıraktım. Ama bu arkadaşın böyle bir projesi yok (bildiğim kadarıyla). Üniversitedeyken lisansı bitirince ne yapacağını düşündü, bilgisayar bilimi alanlarına baktı, bir alanı sevdi, o alanı ders dışı kendi imkanlarıyla çalıştı onu bir bakıma kişisel projesi haline getirdi. Şimdi de o alanda çalışıyor.

Kariyeri dışında bir projesinin olması onu boş adam yapmıyor. Lisedeki kafam olsa böyle düşünürdüm ama şimdi anladım ki malmışım...

Dolayısıyla karşımda böyle bir örnek varken (ki çoğaltabilirim de) "Benim gibi yapın, abi tavsiyesi, yapmazsan darılırım ha." demeyeceğim. Kişisel tercihleriniz benimkine yakınsa benim stratejimi izleyin. 

Değilse hala söyleyeceklerim var, durun daha lafım bitmedi!

Açıkçası bu arkadaşım kantır oynuyor ama adam önceliklerini iyi biliyor. Sabah işe gidiyor, akşam çıkıyor. Öyle oynuyor.

Dolayısıyla faydasına inanmadığınız, sırf zevk için yaptığınız şeylerde de dikkatli olmanız, kendinizi kontrol edebilmeniz gerekli. Bu arkadaş edebiliyor bir şekilde. Ben League of Legends oynarken edemedim, sigara tiryakisi gibi oyunu aramaya başladım. Bir oyundan sonra ikincisini istiyordum. Sildim.

Kantırcı arkadaşın sorusunda da bahsettiği gibi "Oyun oynamak basit ve ulaşılabilir bir şey." Psikolojide buna "Instant Gratification" diyorlar. Araştırın. Özetle "Anında tatmin" demek. Kişinin kısa vadede duyacağı hazı uzun vadededeki haza / uzun vadedeki daha büyük haza / uzun vadede mükemmel olmaya tercih etmesi. En bariz ve korkunç örneği kişinin uzun vadede akciğer kanserinden öleceğini bildiği halde sigaraya devam etmesi. Başka güzel bir örnek de "X hobisine başlayacağım ben!11!!" diyip hemen bir o hobinin malzemesini almak, kutuyu açmak, biraz takılmak, hevesi giderip kutuyu rafa kaldırmak.

Instant gratification'a göre size anlık zevk veren şeyler, gelecek için yaptığınız eylemlerden daha caziptir. Dolayısıyla sizi önceliklerinizden alıkoyma riski taşır. "Bu maçı da atayım, sonra bilgisayar kapayıp ders çalışacağım." sözünü "Neyse geç oldu yarın çalışırım." diyene kadar tekrarlamak örneğin.

Belki kendimden emin bir şekilde kantırı bırakın silin bilgisayarınızı camdan atın diyemem ama, eğer zevk için yaptığınız eylemler (ya da herhangi bir alışkanlığınız) sigara tiryakiliği düzeyine çıkmışsa ve artık önceliklerinizin önüne geçiyorsa bir oturup düşünün, hayatınızı gözden geçirin. Azaltmaya, kendini kontrol etmeye çalışmak bir çözüm, ve bence en zor çözüm, ben beceremiyorum hiç, becerene saygım sonsuz. Tamamen silmek güzel bir çözüm. En azından soğuyana kadar. Hiç başlamamak en güzel çözüm.

*

Yazıyla alakasız ama küçük bir parantez açayım. Hobilerimi hem haz hem faydaya göre seçtim hatta kariyerimi buna göre yapıyorum dedim. Buradaki fayda tabii para, haz da işimin diğer bazı mesleklere göre bence görece zevkli olması. Götürüleri dolu var, örneğin yurt dışında çalışan bilgisayar mühendislerine göre görece düşük maaş ve de işten çıkınca işin bitmemesi. Ama örneğin abim Türkiye'ye göre iyi bir maaş alıyor denilebilir (fakat lüks yaşam için yeterli değil. Zevkli bir iş yaptığını iddia etmiyor. Bir şey başarmıyor. Öğrendiği şeyi tekrarlıyor. Fakat dört gün çalışıp dört gün tatil yapıyor ve işten çıktığı an kimse ona şunu yap diye mail atmıyor. O da bundan memnun. Özetle "Hem zevkli hem faydalı/para getiren iş" en iyi iş değil. O kısmı özendirmek için yazmadım. Ha ama benim istediğim buydu, şükür ki oldu.

*

Bir uzun yazının daha sonuna geldik. Bir dahaki yazımda neden sürekli roman okumayı kötülediğimi açıklayacağım. Sonra umarım mutlu mesut işime döneceğim, en azından bir müddet. Eğer bu yazıda net olmayan veya katılmadığınız kısımlar varsa paylaşmaktan, hunharca eleştirmekten çekinmeyin.

Hadi görüşürüz. 

21. Yüzyılda Rönesans Monşerlerine Hasret


(...Başlık havalı oldu...)

Çok yönlülük vs. uzmanlık temalı, biraz hayat hikayesi, biraz abi nasihati, oldukça da uzun bir yazı okumak isterseniz buyrun.

*

"Yes Man" filminde Jim Carrey, mesai bittiği gibi soluğu DVD dükkanında alan, günlerini iş-film-iş-film şeklinde geçiren asosyal ve sıkıcı bir adamı canlandırır. (bazen diyorum ne güzel hayat :D) Arkadaşları bu adamı bir türlü dışarı çıkaramazlar. Sonra eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Bu arkadaş "Bir cemaate girdim ve hayatım demişti." diye bunu alır cemaate kaydettirir. Bu cemaatteki insanların ana ilkesi her şeye "Evet!" demektir. "Gitar kursu var yazılır mısın?" "Evet!" "Korece kursu?" "Evet!" "Kimyasal gübre işine gireceğim ortak olur musun?" "Evet! Ama elini sıkmam." "Das Kapital diye bir kitap buldum çok güzel!" "Evet!" Sonra lanet olası federaller "Komünist lan bu." diyip adamı içeri tıkarlar. Özetle cemaatin her türlüsü kötü arkadaşlar girmeyin.

(Azıcık spoiler oldu ama neticede komedi filmi, açın izleyin gülün :))

Bu film 2008 yılında çıktı, izlediğimde orta sondaydım, yaşım 12, ergenliğe yeri giriyorum. Belki "Bir film izledim ve hayatım değişti." çok klasik bir laf, blogumda da defalarca filmlerden çıkarım yaparak fikirlerimi desteklemeye çalıştım. Ama bu durum farklı. Eğer bir film hayatımda köklü bir değişiklik yapmışsa o film bu filmdir.

Nedir beni etkileyen? Bu filmde Jim Carrey tabiri caizse her şeyi yapıyor. Gitar kursuna yazıp çatpat gitar çalıyor, sonra gidiyor bu yeteneğiyle intihar etmek üzere olan bir adama serenat yapıp adamın hayatını kurtarıyor. Korece kursuna yazılıyor, gidiyor mağazada çalışan Koreli kızla Korece muhabbet ediyor, hayat sana da gülecek muhabbeti yapıyor onunla hatta alıyor onu arkadaşıyla karşılaştırıyor. Bir evsize tüm parasını verip beş parasız kaldığı kötü bir günün sonunda bir kızla tanışıyor, kız onu durduk yere öpüyor, sonra sevgili oluyorlar. Kız da Zooey Deschanel.


Tabii ki bu filmi 12 yaşındaki bünyeye damardan verirseniz ergenimiz özecenektir, özellikle de son kısma. Sonuç: her şeye mümkün mertebe evet demeye çalışan bir azimliyazar. Tabii kimse bana gelip "Korece öğrenir misin?" demediği için kendi evetlerimi yaratmaya başladım bir süre sonra. Kendi hayatımı eleştirmeye başladım, "Odun gibi yaşıyorum, hiçbir şey öğrenmeye çalışmıyorum, sadece zevkli olanı yapıp zamanı geçiriyorum." Bir bakıma haklıydım çünkü, özelikle yaz tatillerinde, tek yaptığım şey boş boş oyun oynamaktı. Okul zamanı da hocaların davetiyesiyle katıldığım satranç kulübü ve edebiyat kulübü dışında hiçbir şey yapmıyordum, evde oyun oynuyordum. (Bu sayede İngilizce'm iyi gelişti ama.) (Tabii 12 yaşından küçük bir çocuğun kendi başına bir aktiviteye başlaması pek mümkün değil, ebeveynlerin insiyatif alması gerek.)

Lise ikiden itibaren (Yaş 15) sistemli olarak yeni şeyler deneyip keşfetmeye başladım. Ha öyle çok anormal şeyler beklemeyin. İşte yabancı diziler, sitcomlar, IMDB Top 250'yi bitirmek üzere verilen gereksiz bir uğraş, animeler, kişisel gelişim kitapları, tarihi romanlar. Filmleri sadece izleyip geçmiyor, hakkındaki yorumları da okuyor (genelde ekşi sözlükten) neler anlattıklarını anlamaya çalışıyordum. İnternetten origami videoları izlemeye başlayıp, kartondan bumerang yapıp uzun süre tenefüslerde sınıfta uçurup tüm sınıfın nefretini üzerime çekmişliğim vardır zira insanlar ne zaman sınıfa girse etraflarında bir şeyler uçuyordu.

Bu arayış döneminde bence kayda değer yaptığım üç şey var. Birincisi bilgisayarda oynadığım Yu-Gi-Oh!'un orijinal kartlarını alıp İstanbul'daki turnuvalara katılmak. Ortamı internetten tanıdığım için giriş yaparken korkmadım ve ortama da çabuk alıştım, bundan sonra da herhangi bir sosyal ortama çekinmeden girebildim.

İkincisisi de şu: ilkokulda oynadığım Japon Rol Yapma oyunlarına baktım, dedim "Bu adamlar bunu nasıl yapmış? Nasıl oluyor bu işler?" O kadar zor olmasa gerek. RPG Maker isimli hazır oyun yapma motorunu buldum. Kullanmayı 1-2 senede karıştırı karıştıra, İngilizce forumlarda da dolaşarak öğrendim ve lise 2'de güzel bir 3 saatlik demo çıkardım. (Hatta rpgturk.niceboard.net ve rpgtr.com sitelerinin sahibiydim. Bunlar bayağı aktif forumlardı.) 3 saatlik demodan sonra bir daha oyun yapmakla uğraşmadım. Dedim neyse bilgisayar mühendisliği okursam uğraşırım, tıp yazarsam zamanım boşa gidecek. (Çok yanlış.) Ama sonuç olarak mükemmeliyetçilik yapıp kendimi tutoriallara boğmadan, kod yazmayı bile öğrenmeden, kurcalaya kurcalaya oyun yapmayı öğrendim kendi kendime.


Üçüncüsü de bateri çalmak, daha doğrusu çalmaya çabalamak. Bizim lisede bir müzik odası vardı, oranın gediklileri vardı, her tenefüste orada olup bir şeyler çalarlardı. Bateri vardı kocaman, adamın biri lambur lumbur çalardı biz de dinlerdik. 14 yaşında olup bateri çalan birini yakından izleyip özenmeyecek bir ergen yoktur öyle diyeyim. Sonuç, nurtopu gibi bir elektronik davul sahibi oldum. (Böyle bir şey). Bateri kursları çok pahalı olduğundan kendim internetten İngilizce kaynaklardan çabalayarak öğrenmeye koyuldum. Malesef bateri çalma işi blok flütteki gibi notalara bak çalış şeklinde değildi. Bir yığın tekniği ve egzersizi vardı. Hepsini yapmaya kalksan sabah 9 akşam 5 çalışman gerekir. Tabii muhtemelen Türkiye'de duman coverlayan ortalama bir davulcu ergen hiçbirini yapmıyordu. Yine de iyi bir davulcu olmak için şart olan bu egzersizler benim mükemmeliyetçi bünyemi boğuyordu.

Fırsat sitelerinden birinden bulduğum kuponla bir ay derse gittim. Adamın anlattığı çoğu şeyi bildiğim için fazla bir yararı olmadı ama en azından aklıma takılan sorularıma cevap buldum. Sistem önemliydi ama aslında her şey çalışmaya ve sabırlı olmaya bakıyordu. (Bahsettiğim, okulun bateristi de iki senede falan çalabilir hale gelmiş zaten.) Dersler bitince devam ettim, 1-1.5 senelik araştırma, az buçuk egzersiz yapma, basit şarkıları çalma ve komşularla papaz olma macerasından sonra "YGS-LYS'ye gireceğim, en iyisi üniversiteye bırakayım, üniversitenin kursu falan olur hem." diyip ara verdim. Malesef hiç devam edemedim çünkü Bilkent'in kursu falan yoktu (vardı da sadece müzik fakültesindeki öğrencilere veriyorlardı.) ve kursa gitmek için sürekli şehre gitmeye üşeniyordum. Kaldı öyle. Daha hala youtube'u açar sevdiğim grupların "Drum cover"larını dinlerim ama. Favorim:


Üniversiteye geldik. Kulüpler, spor kursları, dil dersleri, enteresan felsefe dersleri... Dahası bilgisayar mühendisiyiz ve keşfedecek bir yığın alan var, bunlarla aktif uğraşan insanlar var. Algoritma çözmeyi seven olimpiyatçılar, linux sevdalısı özgür yazılım kulübü üyeleri, her hafta Unity dersleri veren oyun geliştiricileri... Hevesli bir insanın kudurmaması elde değil. Bir sene Çince çalışıp, tenis, masa tenisi kurslarına yazılıp hatta abartıp oryantiring dersi alıp bir dolu kulüp etkinliğine katıldıktan sonra dedim ki "Yahu o kadar çok şeye bulaştık ki bu kadar şeye nasıl vakit bulacağım diye düşünmekten gece gözüme uyku girmiyor." Blogtaki zaman yönetimi ile ilgili yazımı da bu dönem yazdım. Günde 4 + 1.5 + 0.5 veya 5-6 + 0.5 saat uyumak gibi abidik uyku programlarını denedim. Uyku programları pek tutmadı ama Power Nap çok işime yaradı, onu da bloga bu dönemde yazdım (Bu ve bu). Ama zamanı ne kadar yönetirseniz yönetin yine de hayatınıza sığdırabileceğiniz şeyler sayılı. Üstelik bunlarla uğraşırken eskisi gibi oyun oynayıp keyifli vakit geçiremediğimi fark ettim. Filmler ve diziler de keza öyle. En sonunda "Bilkent'in ücretsiz psikolojik danışma servisi var. Gideyim konuşayım bakalım problemim neymiş belki hap map verirler." diyip biraz da Çocuklar Duymasın'daki Meltem entelliğiyle Bilkent'in psikoloğuna gittim. Anlattım "Liseden Almanca'm var ona devam etmek istiyorum ama burada da Çince'ye başladım. Bateri çalıyordum kaldı öyle. Dersler de çok ağır vakit bulamıyorum hiçbir şeye." 4 seans gidip bunları anlattım. Tamamen zaman kaybı olduğunu düşünüyordum, karşıdakinin beni anlamadığını düşünüyordum, ta ki psikoloğun "Sen kendini geleceğe çok fazla odaklamışsın. Seni deşarj ettirecek bir şeylere ihtiyacın var. Sosyal bir aktivite bul kendine." Tamam dedim, içimden de "He oldu bir tane daha aktiviteye başlayıp yarım bırakayım."

Fakat, ikinci sınıfta, yine bir arkadaşımın davetiyle (ana kuralımız hayır dememekti değil mi?) öylesine antrenmanına gittiğim Ultimate Frisbee sporunu çok sevdim ve psikoloğun haklı olduğunu anladım. Gerçekten de bir takım sporuyla düzenli olarak ilgilenmek deşarj ediyordu, zaman su gibi akıp geçiyordu. Üstelik "En azından spor yapıp kilo veriyorum." diyerek de aktiviteyi gerekçelendirebiliyordum. (Harbiden verdim bu arada.) Spor konusunda aşırı beceriksiz olduğumdan ve çok yavaş öğrendiğimden harikalar yaratamıyordum ama şansıma takım da süper değildi. (EPFL'de çok süperler diye oynamayı bıraktım ahah.) Antrenmanlarda önce basit pratikler yapıyorduk (frizbi at öbürü koşsun tutsun gibi) bunlar zevkliydi, maçlarda pek varlık gösteremesem de yaptığım bir-iki sayı ve asist beni o gün mutlu etmeye yetiyordu.

Bundan başka bir de "Madem kilo verdim, vücudu toplayayıp güzel gözükeyim." diyip vücut geliştirmeye başladım. Birkaç ay gittikten sonra 27 yaşında bir adamla konuştum. Adam "Ben sekiz sene önce başladım, haftanın yedi günü yapıyorum. Yalnız askerdeyken ara verdim, 80 kilodan 63 kiloya düştüm vücudum bozuldu." diyince "Anlaşıldı bu da bateri gibi disiplin istiyor en iyisi erkenden bırakmak." diyip bıraktım.

Üniversite ikiden sonra durum koptu ve artık maksimum öğrenmeyi değil de maksimum zevki hedef alarak yapmaya başladım her şeyi. Felsefe derslerinde kasmadan öğrenmeye baktım, oryantiringi pek beceremesem de her yarışta sonuncu gelsem de zevkli olduğu için devam ettim, komik gelecek ama "Emekliliğimde George R. R. Martin gibi romanlar yazmak istiyorum. Gidip kılıç tokuşturup ok atmayı öğreneyim." diyip eskrime ve okçuluğa yazıldım son sınıfta. Okçuluk sıkıcıydı ama eskrim hocası benim kurslara devamlı gelip öğrenmeye çalışmamı takdir etti hatta beni Türkiye üniversiteler şampiyonasına götürdü. (Orada da anca tek maç almayı becerebildim de, neyse artık. ) Derslerde başarılı, ders dışı bulaştığım her şeyde ise fevkalade başarısızdım, ama artık, aynı ilkokuldaki bilge halimde olduğu gibi, tek amacım zevk almak, deşarj olmaktı. Zaman boşa akıyordu belki ama ders başına oturduğumda da tazelenmiş oluyordum. En azından sonsuza kadar ders çalışacağım hissiyle çalışmıyordum.

Zaman kısıtlı olduğu için ne eskisi gibi çok oyun oynuyordum ne de sürekli kitap okuyordum. Bir dönem gelirdi canım oyun oynamak isterdi, oynardım, oyunun ana hikayesi bitene kadar veya oyun kendini tekrarlayana kadar. Zirvede bırakırdım yani. Canım isterdi birkaç gün üstüste bir sürü film izlerdim (özellikle final dönemlerinde). Canım isterdi iki üç haftamı bir kitaba ayırırdım vs.

Peki durup dururken hayat hikayemi niye anlattım?

Ben ergenlik dönemimde böyle bir arayışa girdim. Ama sadece benim değil, birçok insanın da bu veya benzer bir sorundan muzdarip olduğunu düşünüyorum. (Tabii ortalama bir Türk gencinin değil, ama ortalama bir Türk gencinin bu blogta işi ne zaten. Bu yazıyı buraya kadar okumuş kişiler benim hedef kitlem.) Sürekli "Üniversiteye yeni geçtim ikinci yabancı dil tavsiyesi verir misin?" diye mail alıp "Etme eyleme, bırak boşver." diye cevaplandırıyorum. Kendim gibi bilgisayar mühendisliği + felsefe yandalı yapacak herkesi itinayla vazgeçirmeye çalışıyorum. "Boğaziçi elektroniği kazandım, endüstriyle çift anadal yapıp finansa kaymayı planlıyorum." diye soru alıyorum "E direkt finans yazsana, elektronik okuyup memnun kalmayıp finansa kayacağım temalı kariyer hedefi mi olur." diye hevesini kursağında bırakıyorum adamın. Kimsenin bu cevapları sallamayacağının, herkesin burnunun dikine gideceğinin ben de farkındayım.

Donanımhaberde sürekli "Hobi tavsiyesi." diye konu açılır (özellikle yaz tatilinde) Tabii bunların bazıları evde canı sıkıldığı için açar da, azımsanamayacak bir çoğu "Artık asosyallikten, boşluktan kurtulup yeni bir başlangıç yapıyorum." kafasıyla açılmıştır. Bunu daha iyi yansıtan bir örnek de "Kişisel Gelişim Kitabı Tavsiyesi" istemektir, kişi okuyayım adam olayım ister. (Bu kitapların alayı çöptür bu arada.)

Bizi bu arayışa sürükleyen ana etmen, bence, toplumdur sosyal hayattır. Çok yönlülüğün, "kültürlü" olmanın, "sanatla iç içe" olmanın, paso bir şeyler okumanın, yaratıcı, araştırmacı ve tabii sosyal olmanın abartı olacak kadar yüceltilmesidir. (Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması da katalizör görevi görür, ama yazıda buna değinmeyeceğim, zaten bu iyi bir şey.)

Çocuklar duymasının rahmetli TGRT'deki en eski bölümlerinden birinde aile yemek yerken Havuç ablası Duygu'ya "İnek." der. Baba Haluk "Höst ne biçim konuşuyorsun ablanla." der. Havuç da "İyi de baba siz çok ders çalışan kişilere inek demiyor muydunuz?" der. Baba mavi ekran verir "Bizim sınıfta ablan kadar güzel kız yoktu ki." falan diye geveler. Anne Meltem ise "Ablan hem edebiyatla ilgileniyor, hem tiyatro yapıyor hem folklör oynuyor, her türlü aktiviteye katılıyor. İnekler sadece ders çalışır." der. Akabinde ekran başında olan tüm çalışkan öğrencilere bunları yapmıyorsanız ineksiniz mesajı verilmiş olur.

Çukur dizisinde kahramanımız Yamaç mafya babasının oğludur ama sığır adam değildir. Çok süper gitar çalar. Sevdiceğini Fransa'ya götürür, orada Fransızcasıyla şov yapar. Yazarlar bunu bile az bulmuş olacak ki bir de adamı Walter White misali kimyagerlik skilli basmışlar ahaha.
(Not: Bu diziyi sadece üç bölüm izledim. Tekrara düşüp hiçbir şey anlatmayacakmış gibi geldi, bıraktım.)


Kim milyoner olmak isterde ilkokul-lise mezunu tiplerin her şeyi biliyor olması alkışlanırken üniversite mezunlarının başarısızlığı videolara konu olur. (Bu program eskiden böyle değildi.)

Edebiyat derslerinde klasikler anlamsızca yüceltilir, Aşkı Memnu en süper romandır. Harry Potter gibi kitaplar da aşağılanır. Klasikler neden klasiktir, onları okumanın faydası nedir? Bunları oturup anlatmaya zahmet eden bir edebiyat öğretmenine rastlamadım. İkinci sınıfta bol bol tasavvuf reklamı yaptı hocamız. Bir tasavvufçunun bir saniyesi bile planlıymış. Bunu hem ergen, hem de mükemmeliyetçi bir bünyeye damardan verirsen adam sonra "Hiçbir şeye zamanım yok ya." diye kanser olur çıkar tabii.

Bu örnekleri çoğaltabilirim (ama şu an yapamıyorum çünkü aklıma anca bu kadar geldi) ama uzun lafın kısası şu: çok yönlülüğü toplum yüceltti, balon gibi şişirdi, hepimizin kafasında ideal "çok yönlü" bir insan imajı oluşturdu. Böyle olmayanlar da haleflerine böyle olmayı nasihat etti. "Ben olamadım sen ol." dedi. Halbuki bu nasihatin gerekçesi tecrübeleri değil kendi arzularıydı.

Ve geçen yazımda da atıf yaptığım, binlerce ergenin başucu eseri olmuş şu entry
Her ne kadar katıldığım bir çok madde olsa da tezimi doğruladığı için bu entryi seçtim. Entry zaten ilk üç maddede direkt olarak "Şu dilleri öğren, şu müzik aletlerini çal, şu dansları yap." tarzı emirler yağdırıp insanı boğuyor. "Kendi yemeğini pişiremeyen erkek adam değildir." ile toplum baskısını buram buram hissediyoruz. Beşinci maddede "İğrenç müzikler dinleyip nöronlarını öldüreceğine günün verimsiz zamanlarını bir şeyler öğrenerek geçir." diyerek tam da benim yazının başında anlattığım sonu psikologta biten dramda olduğu gibi paso bir şeyler öğrenmeye çalışmayı överken müzik gibi harika bir deşarj aktivitesini nöron öldürme olarak nitelendiriyor. (Sanarsın beyin cerrahı.) Dokuzuncu maddede basitçe Amerikalıların "GAP year" diye nitelendirip geleneksel olarak yaptığı, Türk insanına hiç uymayan (zaten şu anki eğitim sisteminde de mümkün olmayan) aktiviteyi özendiriyor. Ve işte o müthiş madde: "Zıpkından bilmemneden anlayabiliyorsan ne mutlu, ben anlayamadım içimde kalmadı." Valla ben de davul çalamadım içimde kaldı ama her okuyucuma da gidip davul çalmasını salık vermiyorum şahsen. (Farklı içki tiplerini denemiş olmanın kültürlü olma varsayıldığı madde de bonus olsun.) (6., 7. , 8., 16. maddelere tamamen, 10. ve 11.'ye kısmen katılıyorum.)

Ben size Boğaziçi elektroniği bırakıp Boğaziçi felsefeyi bitirip Amerika'da felsefe ve "bilişsel bilim" (cognitive science) çift anadalıyla doktorasını bitirmiş, Bilkent'te ikinci sınıfta Zihin Felsefesi dersini aldığım (şu an ODTÜ'de) zeki, kültürlü, işini iyi ve severek yapan Mehmet Hilmi Demir hocamın bana nasihatini yazayım. O sıralar "Benim sosyal bilimlerle aram iyi, Türkçe'yi de ful çekmiştim zaten, bilgisayar mühendisliğiyle sosyal bilimlerin ortak alanlarına kayayım." diye gaza gelmiştim. "Hocam sizin doktoranızı aldığınız aldığınız alan böyle bir alanmış." diye ona danışmıştım.

O da "Hiç tavsiye etmem. Bence direkt bilgisayar bilimi doktorası al. Öbür türlü çok genel (generalist) bir adam oluyorsun. Yani her şeyden biraz anlıyorsun ama hiçbir şeyde uzmanlaşamamış oluyorsun. Rönesans zamanında bilim adamları ve sanatkârlar böyleydi ama çağımızda böyle adamlara ihtiyaç yok. Tersine bir konuda uzmanlaşmış kişilere ihtiyaç var." demişti. (Felsefenin o zamanki bölüm başkanı olan aslen Yapay Zeka'da uzmanlaşmış bir bilgisayar bilimcisi olan Prof. Varol Akman da benzer şeyler söylemişti.)

Gerçekten de, Rönesans zamanı bilim adamlarına bakarsanız C.V.'lerinin epey kabarık olduğunu göreceksiniz. Leonardo Da Vinci mesela, döneminin önemli bir "filozofu, astronomu, kartografı, matematikçisi, heykeltraşı, ressamı..." diye 14 maddelik bir listesi var. Zaten araştırırsanız göreceksiniz ki çok ayran gönüllü bir adammış, başladığı işi sıkıldığı için yarım bırakır ötekine geçermiş. Sadece o değil, bilimin sistematik bir şekilde kollara ayrılmadığı her çağda böyle bilim adamları mevcut.


Fakat günümüzde başarılı kişilerin bu özellikte olduğunu göremiyoruz. (İstisnalar vardır tabii de, önemli düzeyde değil.) Kendi alanım olan bilgisayar mühendisliğinde başarılı kişilerin hepsinin ortak özelliği kodlamaya çok ufakken merak salmaları ve sonra yürüyüp gitmeleri. Silicon Valley'de kahramanlarımız rakip firmalarla amansız bir mücadeledeyken obua çalacak zamanı bulamazlar mesela. Mark Zuckerberg facebook'u kurup voleyi vurduktan sonra fikirlerini çaldıkları için ödeme yaptığı ikizler başarılı yazılımcılar olduğu kadar madalyalı milli yüzücülerdir de, fakat isimlerini hiçbirimiz bilmeyiz. (Benim de madalyaları var mı yok mu kontrol etmek için "zuckerberg stole idea twins" diye arama yapmam gerekti.) Dünyaya Mark Zuckerberg isimli inek yön vermektedir. Esrarkeş Elon Musk aynı anda önemli bir denizaltı fotoğrafçısı değildir, kısıtlı boş zamanını beş çocuğuyla (sürüsüne bereket Elon kardeş) ve FPS oynayarak geçiren normal bir adamdır. (kaynak)

İkinci örnekteki adamlar günümüzde dünyaya yön verirken ilk örnektekilerle "Jack of all trades, master of none." diye dalga geçiliyor. Celal Şengör jeolojist olmasına rağmen televizyon programlarında çıkıp felsefe konuşuyor, "Hegel salaktı." diyor ve dolayısıyla felsefede uzman olmadan konuştuğu için eleştiri alıyor. (Hoş bu adam çok güzel konuştuğu için popüler bilim/kültür niyetine dinlerim herkese de tavsiye ederim.)

*

İkinci yabancı dile heves etmiş bünyelerden aldım maillerden sonra "İkinci yabancı dil işinize yaramayacaksa boşverin nasıl olsa unutacaksınız zamanınıza yazık." temalı yazı yazdım. Yazarken kendim başlayıp unuttuğum diğer şeyler aklıma geldi. Bunlara ilişkin tecrübelerimi ve önerilerimi anlatmak istedim. Amacım "Kös kös oturun bir şey yapmayın nasıl olsa bir işe yaramayacak." demek değil elbette. Anlatmak istediğim: bir şeyler yapıyorsanız ya pratik faydası olduğu için ya da gerçekten zevk aldığınız için yapın. Tabii ikisi birden aynı anda olabiliyorsa o tip eylemlere öncelik verin ve önceliklerinizi iyi belirleyin. 

Birkaç öneri...

Eğer siz de benim gibi belirli bir yaşa kadar dişe dokunur bir hobi sahibi olamadıysanız, bu durumda mutlaka sahip olmanız gereken iki en güzel ve yeterli hobi:
1- Okumak (roman okumak değil)
2- Spor yapmak

1- Okumak
Okumak en kolay hobidir! Gereken tek şey bir tane göz? Hızlı okuma naneleri falan var ama onları boşverin. Okurken okuduğunuza odaklanıp hayallere dalıp gitmediğiniz takdirde her okuma verimli.

Okumakla ilgili en çok eleştirdiğim nokta, yine yazının anafikriyle bağdaşacak şekilde söylersem, kitap okumanın abartı yüceltilmesi, Türk insanının okumadığından dem vurulması, kitap okuyanların gazete küpürlerinden derledikleri "Kitap okumanın yararları" paylaşımları yapıp kendilerini üstün görmeleri. Sanki okudukları o yararları bünyelerinde çoktan sağlamış gibi. Soruyorsun sonra "İyi ne okuyalım?" Cevap: "Olasılıksız okuyun, heyecanlı bir eser." Oldu o zaman.

Bu kısmı da ayrı bir yazıda uzun uzun inceleyeceğim ama buraya da kısaca yazayım. Ya arkadaşlar "Olasılıksız" okuyacağınıza gidin Jason Statham'ın kovalamacalı filmlerinden izleyin. Farkı ne? Birinde kovalamacayı kafanızda oynatıyorsanız öbüründe Jason abiniz sizin için oynuyor paşa paşa. "Ama roman okumak zihni geliştiriyor." Arkadaş google'dan zihni geliştiren 1001 şey bulurum ben, klasik müzikten tut patlıcanlı kerevize kadar. "Ama romandaki betimlemeleri okumak hayal gücünü geliştiriyor." İyi geliştirsin. Yazar mı olacaksın, resim mi çizeceksin? Cevap hayırsa artistliğin kime? Tabii ki yazarın kendi hayat görüşlerini anlatmak için yazdığı ve iyi yazdığı, dolayısıyla insanın fikir hayatına katkıda bulunan romanlar mevcut. Ama sırf heyecanlı diye okuduğun romanlarla entelim diye çıkma karşıma, kabul et "Zevk için okuyorum." de.

Okumaya başlamak için en güzel soru: "Bu adam bunu nasıl yapmış?" Veya cinsiyetçi olmayan versiyonu: "Nasıl oluyor bu işler?" Özellikle kendiniz deneyip başaramadığınız veya daha önce kafa yorup içinden çıkamadığınız konularda okuma yaparsanız daha bir iştahlı okuduğunuzu fark edeceksiniz. (Sebebi kıskançlık :))

Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter falan çok seviyorum, Elder Scrolls Skyrim'e bayılıyorum. İhsan Oktay Anar Osmanlı'da geçen İstanbul merkezli bir fantastik roman yazmış. Bu adam bunu nasıl yapmış? Puslu Kıtalar Atlas'ını okuyun. (Bu fazla tipik bir örnek oldu.) 

Fransızlar krala karşı ayaklanıp ihtilal yapmış (halbuki bizimkiler gazı yedi oturdu) (şaka tabii) bu adamlar bunu nasıl yapmış? Nasıl oluyor bu işler? Ansiklopedik bir okuma yapabilirsiniz tabii ama İki Şehrin Hikayesi'ni okuyarak işi o havayı solumaya götürebilirsiniz de. 

Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa’yı keşfedemedi? Bu dahiyane sorunun yayınladığı kitap "Tüfek, Mikrop ve Çelik", cevap da kitabın içinde (ve başlığında) gizli. 
(Gerçi burada da adamın biri kitabı güzel özetlemiş, sorunun tam metnini ararken denk geldim.)

Bu Japon abi bitcoini nasıl yapmış? İnternetteki milyon tane bitcoin makalesinden birini okuyun.

Ya Avrupa bölük pörçükken ve küçücük kıtada milyon tane millet yaşarken Çin neden hep tek devlet tek millet olarak kaldı. Bu adamlar bunu nasıl yaptı? Kitap okumanıza gerek yok. Şu google aramasını yapmanız yeterli. (Aynı aramayı Türkçe yaptığımda güzel sonuçlar bulamadım.)

Örnekler çoğaltılabilir... (parmaklarım ağrıdı)

Ufak bir önerim var: aktif okuma yapın. Elinize bir kalem alıp kitaptaki beğendiğin kısımların altını çize çize, bazı satırların yanına notlar ala ala ("Yazar burada şunu demiş, burada saçmalamış, oha noluyor burada vs. vs.") ve hatta her bölümün sonunda bölümün kısa bir eleştirisini yapıp öbür bölümde olacaklar üzerine tahmin yapıp bunları da bölüm sonundaki boşluğa yazmanız aktif bir okuma yapmanızı sağlacak, böylece kitabın üzerinde gerçekten düşünmüş olacaksınız, düşünmüş olunca da kitaptan öğrendikleriniz ve aklınızda kalan kısımlar artacak. Ciltli kitap değil de .pdf okuyorsanız da "Insert text" diyin (ve adobe yerine foxit kullanın)


2- Spor yapmak
Yani bunun yararını benim anlatmama sizin okumanıza gerek yok. Yapın işte. Bir öneri: sevdiğiniz arkadaşlarınızla yapıp anı biriktirin. Veya tanımadığınız insanlarla yapıp, anı oluşturup arkadaş biriktirin. (Çok çıkarcı biriyim evet.) Teknik gerektiren sporlar var, az teknik gerektiren sporlar var (okçuluk, oryantiring) neredeyse hiç teknik gerektirmeyenleri var (hiking) Seçim yaparken stratejik olun dolayısıyla. (Not: Kantır oynuyorum artık o da spor diyip bu maddeyi atlamayın lütfen diyorum.)

Bu iki hobi size ömür billah yeter.
Bir de illa hobiye dönüştürmeden yapabileceğiniz ve muhtemelen yapmakta olduğunuz olduğunuz dolayısıyla biraz teknik bilgiye sahip olmanın fena olmayacağı aktiviteler var. Bunların başlıcaları: yemek yapmak ve fotoğraf çekmek.

Diğer öneriler:

Kendinizi dizginlemeyi bilin.
Evet belki Yamaç gibi gitar çalıp Fransızca konuşup evde laboratuar kurup deney tüpleriyle topitop yapıp bölüm sonunda da kedi seven Sindirellayla evlenmek çok havalı. Fakat olmuyor işte. Bu karakterler günümüze uygun karakterler değil. Rönesans'ta kaldı. Elon Musk gibi inekler kazanıyor artık. Kusura bakmayın Meltem Hanım.

Her konuda mükemmeliyetçi olmayın.
Ne o, kendinizi dizginleyemediniz mi?
Ben de öyle düşünmüştüm. Tabii hobi olarak astronotluk yapmak istiyorsanız "Bir uzaya çıkıp hava alın." diyemem ama eğer içinizdeki mükemmeliyetçiyi yenebilirseniz birçok konuda hevesinizi almak mümkün.

Yine Çocuklar Duymasın'daki mandıra filozofuna özendiyseniz felsefe öğrenmeye en başından başlamanıza gerek yok. (Felsefenin tanımını bilin tabii de, felsefe yolda olmaktır.) Bilkent'te ikinci senemde felsefe yandalına yeni başladığımda birinci sınıf dersi olan "Felsefe'ye giriş I" dersini aldım, sonra bunun devamı olan "Felsefe'ye giriş II" dersini almak yerine gittim üçüncü sınıf dersi olan "Zihin Felsefesi" dersini alıp abilerin yanında felsefemi yaptım. Öğrenciler bu derse daha önce 10 tane ders alıp 2.5 sene felsefe görmüş olarak geliyor, dolayısıyla insan "Ben bunlar kadar tecrübeli değilim, çok acemiyim, temelim yok, dersleri takip edemem." diye korkuya düşüyor. Sonuç: Derslere kitabı okuyup gidip (kitap inanılmaz zevkliydi, "Philosophy of Mind" yazar Jaegwon Kim ama kendinizi dizginleyin.) derste en çok konuşan ben olmasam da ve bazı öğrencilerin tartışmaları başka yönlere çekip takip etmeyi zorlaştırdıkları olsa da dersten birçok şey öğrenerek ayrıldım, sınavdan da tam puan aldım. Zihin felsefesi yapay zekayla bir bilgisayarcı için harika bir dersti, pastanın üzerindeki çilekti, ama birçok felsefeyle ilgilenmek isteyen bilgisayarcı arkadaşım "Ben acemiyim ya baştan başlayayım." diyerek mükemmeliyetçilik tuzağına düştüler, gittiler birinci sınıf dersleri alıp pastanın dibindeki kekle idare ettiler.

Dahası bu hikayedeki tuzağa düşmüş başka birisi de benim, çünkü Zihin felsefesi öğrenmek için yandal yapmama veya ders almama gerek yoktu. Elimizin altında internet var hepimizin. Merak eden bir hafta okuma yapıp not çıkarıp arkadaşlarıyla da paylaşarak (veya blog yazarak :D) zihin felsefesi hakkında üstünkörü bilgi sahibi olabilir.

Peki nasıl olacak bu? Birinci kaynak tabii ki wikipedia. Wikipedia candır.

Zihin felsefesi makalesine bakalım:
https://en.wikipedia.org/wiki/Philosophy_of_mind
Başına 0 konulmuş link

Bu da Bilkent'teki güncel Zihin felsefesi müfredatı:
https://stars.bilkent.edu.tr/syllabus/view/PHIL/308/20172?section=1

Dikkat ederseniz wikipedia makalesinin müfredatla aynı konuları işlediği, hatta sıranın bile aynı olduğunu göreceksiniz. (Consciousness ve mental causation bölümlerine ayrı makale yazılmış, herhalde felsefeden çıkıp psikolojinin alanına girdiği için.) Ne derste ekstra bir şey anlatılıyor ne de wikipediada. Wikipediadaki ana makaleyi okuduktan sonra beğendiğiniz kısımlardaki linklere tıklayarak ektra okuma yapabilirsiniz. Örneğin bilgisayarcılar "Functionalism" kısmında ek okuma yapmalılar kesinlikle.

Wikipediada tek yazılı kaynak değil tabii. Tonlarca üniversite veriyor bu dersi, onların da yayınladığı sürüyle ders notu var. Bazıları ders videolarını internete koyuyor. MOOC adı verilen coursera gibi çevrimiçi ders sitesi var. Var oğlu var. Siz daha acemi bir şey bakıyorsanız aramalarınızı "Introduction .." şeklinde yapıp daha kolay sindirilebilir kaynak arayışına da girebilirsiniz pekala. (Ama söyliyim her kaynak aşağı yukarı aynı şeylerden bahseder, dolayısıyla hangisini seçmeliyim diye stres yapmayın.)

Heveslisiniz ama tembelsiniz de? Onun da çözümü var. Youtube'ta sayamayacağımız kadar "popüler kültür" kanalı var. Arkadaşlarınıza hava atacak kadar öğrenmek istediğiniz felsefe konusunu, o olmazsa da o konuda çalışması olan felsefecileri aratarak merakınızı giderebilirsiniz.

Örneğin felsefe üzerine 46 video yayınlamış bu kanaldaki videoları izleyerek yandal yapmış kadar olabilirsiniz. Türkçe altyazı da mevcut.

https://www.youtube.com/watch?v=1A_CAkYt3GY&list=PL8dPuuaLjXtNgK6MZucdYldNkMybYIHKR

Dil konusuna da bir parantez açmak gerek. Mutlaka İngilizce öğrenin. Ama yine mükemmeliyetçilik tuzağına düşmeyin, "Felsefe öğrenmeden önce en iyisi İngilizce öğreneyim." gibi bahanelerle gelmeyin. Ne merak ediyorsanız hemen okumaya başlayın, takıldığınız yerde sözlük kullanın veya googlelayın. (Türkçe'de ısrar edenler için: ekşi sözlük de güzel bir kaynak ama orada yoksa kıyıda köşede kalmış bloglara muhtaçsınız malesef.)

Hazır youtubetan da bahsettik, yazmadan geçmeyeyim. Youtube'ta o kadar harika popüler bilim ve kültür videoları var ki bir yaz tatilimi youtube izlemeye feda edebilirim. Bir ara buna ayrı başlık açacağım ama şimdi tarih severler için şu kanalı da bırakmadan gitmeyeyim. Yine kendinizi dizginlemenizi ve bütün vaktinizi Youtube'ta öldürmemenizi rica edeceğim.

Bu arada klasikleri okumak için klasikleri okumaya gerek yok. (Allah'ım bu nasıl cümle.) Aynı stratejiyi izleyerek youtubetan da hevesinizi giderebilir, Sparknotes'tan geniş özetlere ve detaylı analizlere ulaşabilirsiniz. Beğendiğiniz kitapları "Bu adam bunu nasıl yazmış?" sorusundan hareketle okuyup kitaptan aldığınız keyfi ona katlayabilirsiniz.

Aynı anda neleri yapıp neleri yapamayacağınızı bilin.
Örneğin 1.5-2 yıl emek vermeden adam akıllı bateri çalamazsınız, çalsanız da çaldıklarınız bir şeye benzemez, gidip grupla sahneye çıkamazsınız. (Ortalama bir ergen için söylüyorum, ben zaten Ramazan davulcusuydum o yüzden yatkınlığım var diyip bana gelmeyin lütfen). Dolayısıyla bateriye başlayıp kısa zamanda bırakmak biraz anlamsızdır. Buna karşın az buçuk dans edebiliyor olmak fevkalade kolaydır, muhtemelen 3-4 ders sonra partnerizle bir tane şarkıyı tüketecek kadar dans edebiliyor olursunuz (veya en azından birini dansa kaldırıp tekrara düşmeden işi kotarabilirsiniz.)

Okçuluk dersi alırsanız ilk gün ok atabilirsiniz hatta on ikiden vurabilirsiniz de, zira bu sporda ilerlemek demek daha uzaktan rüzgarı da hesaba katarak hedefi vurmaktır. Bu yönden okçuluk, acemilerin yerinin pota altı olduğu basketbolla aynı kalibrede değildir kesinlikle. (Ama bence deneyip az buçuk öğrenilip belirli bir süre sonra bırakılan hiçbir spor zaman kaybı değildir, spor uyuşuk bedeni çalıştırır bir kere, ayrıca zevklidir ve insanlarla hoş vakit geçirmenizi sağlar.)

Yemek yapmayı hobi haline getirmek için de aşçılık okuluna gitmenize gerek yoktur, sıkıldığınızda farklı tarifler deneyip bir sürü Instagram hikayesiyle "Bir şeyler başarmış olma." zevkine varabilirsiniz. Aynı şekilde fotoğrafçılıkla uğraşmak için ilk iş olarak zebellah gibi fotoğraf makinesi almanıza gerek yoktur, kompozisyon kurallarını okuyup Instagram paylaşımlarınızı ona göre yapıp like sayınızı arttırabilirsiniz, beni de kör etmemiş olursunuz (yazar burada takip ettiklerine seslenmiş.)

Kiril alfabesini üç günde öğrenebilirsiniz ve Belgrad'a geziye giderseniz bu bilginizi kullanırsanız bunu muhtemelen unutmazsınız da fakat 2 ay evde Rusça kastıktan sonra dil öğrenmeyi bırakırsanız aklınızda anca "Merhaba naber kola içer misin?" falan kalır.

Kulağa çok güzel gelen "Bilgisayar mühendisliği okurken bir yerlere kayma hayaliyle endüstriyle çift anadal yapmak." bence leş gibi bir kariyer hamlesi iken, "Nasıl oluyor bu işler?" sözüyle alınmış mikro/makro ekonomi dersleri veya oyun teorisi dersi az buçuk genel kültürünüzü arttırıp hevesinizi almanızı sağlayabilir. (Tabii yine söylüyorum ders almak şart değildir, birkaç kitap veya youtube videosu da aynı etkiyi yapabilir.)


Kariyer planlaması yaparken kolay alternatifleri gözden geçirin.
Benim İsviçre'de en iyi arkadaşlarımdan biri (kendisi burayı kesin okuyordur, naber kız?) Bilkent EE mezunu ve burada Computer Vision çalışıyor yani Bilgisayar bilimine "kaydı". EE'yi niye tercih ettiğini bilmiyorum. Ama lisanstayken bilgisayar mühendisliğiyle çift anadal / yandal yapmadı, ekstra bilgisayar mühendisliği dersleri de almadı. Bölümünü kafayı sıyırmadan bitirdi ve başarılı bir şekilde sevdiği alana geçti. Veritabanına bir sorgu at desen atamaz, pöh. Demek ki neymiş, Computer Vision yapmak için bilgisayar mühendisliği müfredatını hatim etmek gerekmiyormuş.

Günlük Tutun
(Bunun yazıyla fazla bi alakası yok ama içimden geldi önerdim.)
Günlük tutma işine orta birde başladım. Bir hafta sonra bıraktım. Neden? Çünkü hocalar bu işi edebi bir amaç olarak görüp yücelttiler ve beni ziyadesiyle boğdular. Lise üçte dil anlatım dersinde bir günlük örneği vardı, sınıfta sesli okutmuştu hoca bana. "Saat altı. Yazacak hala hiçbir şey bulamadım. Dışarıdakileri martılara bakıyorum, uçuyorlar." şeklindeydi. Sesli okurken gülme krizine tutulduğumdan okumaya devam edememiştim. Adamın biri oturup bir şeyler yaşayıp yazmayı bekliyordu ve biz de bunu günlük diye derste okuyorduk. Tövbe yarabbim.

Ardından üniversite ikide tekrar başladım ama yazdıklarım bu sefer farklıydı. Kısa kısa, son derece kötü bir Türkçe'yle yazıyordum. Sevgili günlük gibi yapmacık başlangıçları tamamen es geçip birkaç cümleyle o gün ne yaptığımı yazıyorum. "Bugün şuraya gittim, şunu yaptım, şunu okudum, bunu izledim, şu aralar şu şarkıcıyı dinliyorum paso, şu sözü sevdim şu yazıyı beğendim vs." Önemli ve uzun bir olay olduysa ve keyfim yerindeyse onun hakkında uzun uzun yazılar olduğum oluyor, tembel hissedersem onu da kısaca geçiştiriyorum. Ya da başımdan önemli bir olay geçtiyse (ya da gündemde önemli bir konu varsa) ve yazmaya zamanım da varsa onun hakkında düşüncelerimi çiziktiriyorum. Kendimi zorlamıyorum asla. Böyle yapınca günlük yazmak kolay ve eğlenceli bir hal aldı. Ayrıca zamanımı neye harcadığımın da takibini yapabiliyorum (böyle bir amacım yok gerçi) En önemlisi de olaylar hakkında çok detay anlatmasam bile yazdığım bir iki kelime yıllar sonra o olayı detaylı bir biçimde hatırlamama yardımcı oluyor. Tabii günlük yazmaya bugün başlayıp yarın bırakırsanız bu faydayı göremezseniz, ama seneler sonra yazdıklarınızı okuyunca zihninizi zorlamadan çok rahat bir şekilde gözlerinizin önüne getirip bir vaybe çekebilirsiniz. Günlük tutmak için ben evernote kullanıyorum, başka yazılımlar da vardır pekala. Yine Instagram reklamı yapacağım ama Instagram ve diğer sosyal medya mecraları da bu iş için gayet biçilmiş kaftan. Instagram'daki hikayeler özellikle yardımcı günlük görevi görmeye başladı ben de. Ama tabii 140 karaktere sığdıramayacağınız düşünceleriniz için ana günlük hala şart.

Eğer günlük tutarken gün kaçırırsanız da "Eyvah guiness rekorlar kitabına en uzun günlük tutan olarak giremeyeceğim bir daha." diye hayıflanıp tamamen bırakmayın. (Hacimce en uzun günlüğün 25 yıl boyunca her gün beş dakikada bir yaptıklarını yazan birine ait olduğunu düşünürsek bu pek mümkün değil zaten. Kaynak) Benim de tek tük yazdığım zamanlar oldu. O günlerde neler olduğunu kısaca özetleyip şimdiki zamandan devam edin.

*

Bu yazı da bitti. Bir dahaki yazıda görüşmek üzere!

İkinci Yabancı Dil Öğrenmek İsteyenlere Tavsiye


Bu satırları lisede iki sene Almanca almış, üniversitede Çince'nin beşinci kurunu bitirmiş, Doğu Avrupa gezisinden önce Rusça'ya başlamış ama hemen bırakmış, A2 düzeyde Fransızca bilen ve öğrenmeye devam eden, şu anda İngilizce'yi Türkçe'den daha fazla kullanan biri olarak yazıyorum.

Bir sürü dili aynı anda konuşabiliyor olmak. Kim istemez ki? Aşkın romantizmin dili Fransızca'yı konuşabilmek, Çince'nin o karışık harflerine bakıp anlayabiliyor olmak, Nietzsche'yi orijinal dilinden okuyup gaza gelmek, İtalya'ya gidip opera izlemek veya Akdeniz'de Rusça konuşup Rus turistlere yazmak :))) Kısaca İlber Ortaylı gibi bir insan olmak. Çok dil bilen adam = çok kültürlü, entel, tapılası bir adam imajı çiziyor hemen kafada.

Kazın ayağı öyle değil malesef.

Bu yazıda ikinci yabancı dil öğrenmek için sihirli bir formül vermeyeceğim, hatta herhangi bir formül vermeyeceğim. Tersine sizi vazgeçirmeye çalışacağım. :) Kanalı değiştirmeden önce kulak verin bir hele.

Ben İngilizce'yi çok kolay ve hızlı öğrendim. Bunun yetenekle bir alakası var mı bilmiyorum, varsa bu yeteneği hiç diğer dilleri öğrenirken göremedim, uçtu gitti ibiş. Yetenek vardıysa bile sadece fitili ateşleyen bir kıvılcımdı sadece, çünkü ben günün büyük çoğunluğunda İngilizce'ye maruz kalıyordum, oyun oynayarak. Japonların ürettiği "Rol yapma oyunları" (en bilineni Final Fantasy), football manager, Yu-Gi-Oh! vs. Bu oyunlarda ileriye gidebilmek için İngilizce yazıları okuyup anlamak zorundasınız. Bu yazılar tabii fazla karmaşık cümleler içermediğinden okuması zor değildir ve kendini çokça tekrar eder, dolayısıyla kelimeler ve örnek cümleler aklınızda kalır. Örneğin Yu-Gi-Oh! kartlarındaki değişik kelimeleri saysanız herhalde 1000 falan çıkar. Ayrıca birbirleriyle çelişen cümleler oyunu bozmasın diye kartlardaki cümleler önceden hazırlanmış ve sınırlandırılmıştır. Örneğin bir kartın üzerinde "Destroy one card on the field." yazar, "Kill one card in front of you." yazmaz asla mesela. Bu şekilde benzer cümlelere sahip kartları okuya okuya cümle yapıları akılda kalır hale gelir. Örneğin emir kipi kullanacağım zaman yüklemi başa almam gerektiğini buradan öğrendim. (Destroy yüklem burada.)
(Bu arada Yu-Gi-Oh! oynamayı kesinlikle önermiyorum, eskiden güzeldi ama yapımcılar para hırsına batırdı oyunu.)

Bu şekilde ortaokulda İngilizce'yi çok rahat okur yazar hale geldim. Lisede ise çok fazla dizi film izleyince dinleme kabiliyetim de arttı diyebilirim.

Almanca'yı lisede zorunlu öğrendik, üniversiteye gelince devam etmeyi düşünüyordum ama bir yakınım tavsiyesi üzerine Çince'ye başladım. Giriş derslerine de bakmıştım biraz, çok zevkliydi. Sonra ne oldu? İlk iki kuru alıp, cicim aylarını geçip arkadaşlarla geyiği yaptıktan sonra iş ciddi bir hale geldi ve önceden zevkli olduğu için artık ders değil hobi olarak gelen Çince öğrenme işi zaman ve emek istemeye başladı. (Çince gerçekten de dalga geçildiği gibi çan çin çon şeklinde konuşulduğu için kelime dağarcığınız arttıkça birbirine benzeyen bir sürü kelimeyi ayırt etmekte zorlanmaya başlarsınız.) Ve malesef "Onca dersin arasında bununla mı uğraşacağım ya? Bir ara Çin'e gider sıfırdan taş gibi öğrenirim." demeye başladım. Procrastination yapıyordum yani, erteliyordum. Singapur'a gittim. Az buçuk konuşabiliyordum, Çinli bir arkadaşım "Neredeyse diyalog seviyesine gelmişsin." diye iltifat etmişti. Singapur'da da ders almak istemiştim ama akıldan yazma seviyem, konuşma ve anlama seviyemden çok geride olduğu için ve Singapur'daki kısıtlı zamanımı da Çince karakter yazmayı öğrenmekle çarçur etmek istemediğim için ders almadım. Ardından Türkiye'de bir dönemlik zor bir ders ve doktora başvurusu süreci, ardından kalan dandik ve işe yaramaz dersleri düşük notlarla verdiğim geyik bir son dönem. Bu iki dönemde de dil öğrenmekle uğraşmadım. Son dönemde iki ay falan Rusça baktım Doğu Avrupa'ya gideceğim diye. Fark ettim ki aslında bütün dört sene Rusça öğrenmeye kassaymışım çevremde pratik yapacak çok kişi varmış, bütün Azeriler, Kırgızlar Rusça konuşuyor. Çince konuşan eleman yoktu piyasada.

EPFL'ye geldim. Herkes Fransızca konuşuyor. Almanca olaydı iyiydi. Fransızca kulağa hoş geliyordu, öğrenmeye hevesleniyordum (tıpki diğer bir çok şey gibi) ama dil öğrenmede "pratik faydayı" kendime önşart olarak koştuğumdan daha önce başlamamıştım. Önşart sağlandı, o zaman dans!

Fransızca gramerini bir senede söktüm, az buçuk konuşabiliyorum ve okuyabiliyorum. Fakat sorun şu ki söylenilenleri anlamıyorum! Aynı İngilizce'deki gibi bir dolu Fransızca'ya maruz kalmam gerek ki kulak dolgunluğu oluşsun. Ama bir sorun var, benim ortaokuldaki gibi oyun oynayacak, dizi film izleyecek vaktim yok! Kendime kalan kısıtlı süreyi de zevkli şeylere harcıyorum ki deşarj olayım. Oyunları İngilizce oynamak varken neden Fransızca oynayıp kendime eziyet edeyim ki?

E peki sen Fransızca konuşulan ortamlara girmiyor musun? Ben öyle ortamlara girdiğimde ya herkes çok hızlı konuştuğu için konuşulanlardan bir şey anlamıyorum ya da insanlar benimle İngilizce konuşuyor. İngilizce bilmeyen sınırlı durumlarda da öyle pek felsefik şeyler konuşmuyorum. Dönerci acı sos olsun mu diyo ben de hepsinden olsun diyorum yani böyle nasıl geliştireyim Fransızca'yı...

Bir yandan en az bir üç sene buradayım ve çevrede ne olup bitiyor öğrenmek istiyorum. Yaşadığım hayatı kaçırmak istemiyorum. O yüzden devam ediyorum Fransızca'ya. Ayrıca benim içinde bulunduğum çevre gerçekten poligotların cirit attığı bir çevre ve insan özenmeden edemiyor. Almanyalı daire arkadaşım Fransızcayı aynı benim Almanca öğrendiğim gibi iki sene lisede öğrenmiş (ondan önce Latince görmüş) üniversitede bırakmış, sonra EPFL'ye gelmeden önce az bakmış ve tadaa. Kız bütün exchange'i Fransızca konuşarak geçirdi resmen. Ben hala guten tag.. Keza diğer daire arkadaşım İtalyan (müzik okulunda okuyor) ve o da lisede 2 sene Fransızca görmüş, adam buraya geldiğinde lise sondaydı, İngilizce ve Fransızca'yı sular seller gibi konuşuyor. Faslı var, Arapça, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca konuşuyor. İtalyan arkadaş diğer arkadaşlarını çağırıyor, Ukraynalı bir kız var Rusça ve Fransızca konuşuyor İngilizce konuşamıyor, mal mal bakıyoruz birbirimize. Ben İngilizce konuşuyorum ona, o da anlarsa bana Fransızca cevap veriyor.

Çince sınıfımdaki birçok arkadaşım dersten sonra Çince'yi kullanmamıştır bile muhtemelen. Onların büyük çoğunluğu "Uluslararası İlişkiler" bölümündendi, dolayısıyla dil dersini doldurmak için almışlardı biraz da. Kullanan bildiğim bir EE'ci arkadaşım var Çince'ye benleyen başlayan, o devlet bursuyla Çin'e gitti İngilizce işletme okumaya. Çince'yi epey ilerletti. Ama "Sürekli deyimleri kullanarak konuşuyorlar anlayamıyorum." diye şikayet ediyor. Ama Çin'de işe girmeyi düşündüğü için el mahkum devam ediyor.

Şimdi bu laf salatasından yapmanızı beklediğim çıkarımları yazıp sizi zahmetten kurtarayım.

1- Dil bilen adam = çok kültürlü, entelektüel, ulu aydın adam.
Kısmen doğru, eğer bir kişi birden fazla dile aynı anda hakimse o dilin konuşulduğu kültürlere de az buçuk hakimdir. İtalyanca bilip de opera nedir bilmeyen adam, herhalde yoktur. Kültürü sanat birikiminden ayrı tutarsak, atıyorum Fransızca bilen kişi de Fransızların peynir kültürünü ve bunun Türkiye'den nasıl farklı olduğunu, adamların aralarında peynir muhabbeti yapacak kadar kafayı yediklerini ("Bu peynir şu köyden gelmiş sevgili Fransua..") kokudan peyniri tanıdıklarını bilir, belki o peynirlerden birkaçını tatmıştır da. Böyle bir insanın dünyası, en azından peynir bakımından, sadece süzme, tulum ve ezineyi bilen birinden biraz daha geniştir, bu kişiye kültürlü diyebiliriz pekala.

Amaaaaaaaaaa

Opera dinlemek için İtalyanca bilmek şart mı? Değil.

Peynir tatmak için Fransızca şart mı? Tabii ki değil :)

Dil öğrenmek kültürlenmenin tek yolu değil.

Ayrıca en dolambaçlı yol. 

Bu bakımdan dil öğrenmek bir kaçıştır da, zor olandan, farklı kültürleri ve sanatı öğrenmekten, kitap okumaktan bir kaçıştır. Zira her dil başlangıçta kolaydır, gereken şey derse gidip hocayı dinlemek, kelimeleri ve dilbilgisi yapılarını ezberlemektedir. Ezberlemektir. Şöyle diyeyim, ben Çince dersi alırken aynı zamanda felsefe yan dalı yapıyordum. Felsefede makaleleri okuyup analizlere bakmak, daha fazlasını öğrenmeye çalışmaya harcayacağım zamanı görece kolay olan Çince öğrenmeye harcadım. Çünkü felsefe yandalının amacı derse gidip kasmadan rahatça öğrenmekti, felsefe profesörü olmak değildi hiçbir zaman, ama sonuç olarak daha fazla öğrenmekten yani zor işten kaçtım mı? Evet.

Bu ilk maddeyi özellikle üniversiteye yeni başlayanlar için yazdım. Eğer kültürlü olmaya özeniyorsanız dil öğrenmek yerine yapılacak bir dolu şey var. Belçika'da mastır yaptıktan sonra ING bankta genel müdür olan yengem "Fransızca öğrenmeye başlamıştım. Ama sonra bununla uğraşacağıma iki kitap fazla okurum diyip bıraktım." demişti. Şu an Çin'de kendisi. Fransızca muhtemelen bir işine yaramıyor. :))

Tabii dil öğrenmek sadece kültürlenmek için yapılan bir şey değil. Bu yüzden diğer maddelere geçiyoruz.

2- Bir dile mağruz kalabilmek...

"Satranç" diye bir kitap var duymuşsunuzdur. Bu kitapta özetle adamın biri hapise düşüyor, sahip olduğu tek şey bir satranç kitabı. Adam da napsın, sıkıntıdan kitabı ezberleyip satranç ustası oluyor. (Tabii ki kitabın asıl anlattığı bu değil, ben fikrimi desteklemek için düz adam modunda anlatıyorum.) Peki bizim için durum ne? Hepimizin evlerinde kütüphane var, kütüphane yoksa krizde dahi olsak da kitap almak oldukça ucuz ve zahmetsiz bir olay. Kitabı boşver, elimizin altındaki internet meraklısına her şeyi sunuyor zaten. Youtube aç gitar öğren, origami öğren bilmemne öğren. Öğrenmek istemiyorsan aç bol kumar reklamlı dizi sitesini zaman geçsin. Böyle fırsatların bulunduğu hatta üzerimize dolu olup yağdığı bir zamanda bütün boş vaktinizi heves ettiğiniz için adamakıllı öğrenene kadar bir dile adayabileceğinizi sanıyor musunuz?

Ben neden Japon rol yapma oyunları oynadım? Çünkü başka oyunum yoktu!! Yaşıtlarım internet bağlı bilgisayarlarında Knight online falan oynardı. Olmayanlar para biriktir internet cafeye giderdi. Benim bilgisayarım yoktu ama playstation 1'im vardı, oyunlar da benden 14 yaş büyük olup sular seller gibi İngilizce bilen dolayısıyla derin hikayeli rol yapma oyunlarını seven abimin zevkine göre seçilmişti. Nihayet bilgisayarım olduğunda yine adamakıllı bir şey kaldırmadığı için aynı oyunlara devam ettim, ayrıca football manager ve Yu-Gi-Oh! oynadım. İnternetim olunca da bilgisayarımın interneti habire gidip durduğundan online oyun falan oynamadım. Bu bilgiler ışığında diyebilirim ki şu an bilgisayar + internet ile doğan çocuklara göre dil bakımından oldukça şanslıyım.

Malesef sahip olduğumuz tek şeyin İngilizce olmadığı çağımızda sadece dil öğrenmeyle sınırlı bir ekosistem yaratamıyoruz kendimize. Gerek de yok.

Fırsatlardan bahsettik. Ekşi sözlükte "kişinin 17 yaşındaki haline vereceği öğüt." var. İçinde şöyle garip bir entry var, en çok oyu almış ekşi şeylere girmiş falan. Yok dört tane dil bil, yok müzik aleti çal, yok dans et, yok içki kültürün olsun yok bilmemne. Zıpkından anlasan iyi ben anlamıyorum içimde kaldı diye de eklemiş asdas. Ya arkadaş yoldan geçen adam da 17 maddelik liste yapıp elinize tutuşturabilir, zor iş değil. Müzik aletiydi, danstı toplum nezdinde entel görülen şeyleri yapıştır gitsin? Zaman bulmayı geçtim, kafa bu kafa... Öyle her saniye bir şey öğrenmeye çalışırsan kafa mafa kalmaz adamda. Bu listedeki her maddedeki bir kelime bile uzun süreli emek ve özveri ister. Bu listedeki şeyleri 17 yaşımda (bu listeden habersiz) yapmaya başlamış ve 23 yaşında biri olarak bir çoğunu tam olarak başaramamış biri olarak yazıyorum bunları. Teoride mümkün gözüken şeyler pratikte imkansız arkadaşlar.

Neyse, ben en iyisi buna başka bir zaman ayrı bir yazı yazayım.

3- Hobi olarak dil öğrenmek

Daha önce de yazdığım gibi, dil öğrenmek başta çok zevklidir. Eğer çok hevesliyseniz ve hevesinizi bastıramıyorsanız duolingo.com gibi sitelerde iki üç bölüm bitirip merakınızı giderebilirsiniz. Ama şu var ki belirli bir seviyeden sonra iş zorlaştığı için hobi özelliğini yitiriyor ve siz bir gün elbet bırakıp hiç kullanmayacağınız bir şeyi öğrenmek için gereksiz bir çaba içine giriyorsunuz. Gurur yapıp kolay kolay bırakamıyorsunuz da. Bıraktığınız da da aynı yengem gibi "İki kitap fazla okusaydım." diyorsunuz.

Singapur'da Amerikalı bir çocuk vardı, Çin'de dil okuluna gitmiş, yurt arkadaşı Çinliymiş falan. Ama üzerinden iki sene mi ne geçmiş. Adam benle iki cümle konuşamamıştı ya. Adamın "Hiç hatırlamıyorum." derken ki yüz ifadesini gördüğümde dehşete düşmüştüm.

Öte yandan belki de siz benden farklısınız (hiç sanmıyorum) ve dil öğrenmek gerçekten, seviye ne olursa olsun, sizin için bir hobidir. Bu durumda tabii öğrenmeyin demem, ki siz de zaten beni takmazsınız. Fakat yine de bu durumun çok nadir olduğunu belirteyim. Üniversite arkadaşlarım arasında hobi olarak dil öğrenip de istikrara ulaşan birini pek görmedim. (bir-iki animeci arkadaş hariç, ki biri bahsettiğim Çin'deki EE'ci arkadaş.) Bir çok arkadaş Çince'nin beşinci kurunu bitirdiğimi söylediğimde vaaay çekiyor. Ama sonuç ortada.

Hobi olarak dil öğrenip de bundan zevk aldığını söyleyip devam eden, gözümün önünde bir dili baştan öğrenip çok kısa zamanda konuşmaya başlayan bir tanıdığım var. O da burada tanıştığım İsviçreli bir kız. Ana dili Almanca, İsviçre'de uzun süre Fransızca öğrenmiş. İngilizce de biliyor tabii. Dolayısıyla Hint-Avrupa dilinin iki kolundan bir dili ve ikisinin kırmasını (İngilizce) bir dili biliyor. Sıfırdan öğrendiği dil de İtalyanca... Yani bu benim Türkçe ve Özbekçe bilip Kırgızca öğrenmem gibi bir şey. Ana dili Türkçe olan bizler bu kız kadar şanslı değiliz malesef. Eğer internette poliglot olmakla övünen birini görürseniz bunların konuştuğu dillerin bir çoğunun "İngilizce, Fransızca, Almanya, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce" falan olduğunu göreceksiniz. Bunlardan biri anadil olunca öbürü de ilk yabancı dil olunca öbürlerini öğrenmek iş değil yemin ediyorum...

4- İş için dil öğrenmek

Tabii ki bir yere çalışmaya gidecek olan kişi kullanacaksa oranın yabancı dilini öğrenmeli, muhakkak öğrenir zaten, bu kişi de muhtemelen bu yazıyı okumuyordur. Benim üzerine parmak basacağım nokta şu; bu öğrenme işi çoook ilerideki uçuk kaçık ve ertesi sene değişecek hedefler yüzünden olmamalı. Ben Çince sektörde işime yarar, Çinlilerle iş yapan bir firmada çalışırım diye başladım şimdi İsviçre'nin Fransızca konuşulan bölgesinde araştırma yapıyorum -.-

*

İşte size altın tavsiye:

"İkinci yabancı dilim ne olsun?" diye defalarca mail aldım. Hepsine de "İngilizce'yi iyi öğrenmeye bak." diye cevap verdim. Kaçı tınladı bilmiyorum. Facebookta alt dönemlerden biri sordu, neden dil dersi almaması gerektiğini uzun uzun anlattım, "Sağol aydınlattın." dedi, "Ben aydınlattım da sen aydınlanabilecek misin onu bilmiyorum." diye cevap verdim küstahca. Bir hafta sonra facebookta "İspanyolca dersleri almaya başladı." diye life event girdi. Benim de mesaj yazmaya harcadığım zamanı hiç etti sağolsun.

Benim argümanım belli "İkinci dil öğrenmek yerine İngilizce'ni geliştirmeye bak." Bunun nedenleri üzerinde uzun uzun durmayacağım, zira yazının ilk bölümünde hala ikna olmadıysanız muhtemelen bahsettiğim arkadaşta yaşadığım gibi asla ikna edemeyeceğim sizi.

Kısaca yazayım: bugün benim bilgiye erişimim tamamen İngilizce.. Birinci nedeni İngilizce bilince seçeneklerin oldukça fazla artması ve tabii seçenekler artınca daha iyisini seçme şansımın olması. Atıyorum java öğrenmek istiyorsun, sadece Türkçe biliyorsan youtubetaki ve udemydeki kıytırık videolara muhtaçsın, ama İngilizce bilirsen dünyanın en iyi üniversiteleri sana bilimum MOOC sitesinde (coursera, edX, udacity en bilindikleri) ders vermek için sıraya giriyorlar. Lükse bak. Türkçe çevirisi bulunmayan bir çok teknik kitabı okuyabiliyorum. Ki zaten bu kitapları okuyacak kişiler çeviri ihtiyaç duymayacakları için çeviri talebi yok, dolayısıyla çeviri de yok. En son okuduğum kitap "The Dynamics of Political Communication: Media and Politics in a Digital Age", işim gereği okudum. İngilizce bilmeseydim böyle bir kitaptan haberim bile olmazdı (bir işim de olmazdı)

İkinci nedeni de teknik kitapların çevirisi olsa bile benim yine İngilizce okuyacağım. Neden? Bu benim şahsi fikrim, (belki alışkanlıktandır ama başkası için de değişeceğini) ama şu var ki teknik bilgileri ikinci bir dilden öğrenmek daha kolay ve sistematik bir ilerleme sağlıyor, özellikle bilgisayar mühendisliğinde. Teknik terimlerin (özellikle bilgisayar biliminde) birçoğu zaten İngilizce çıkışlı, değilse bile çevirileri kitaptan kitaba fark yaratmaz. Biz ise yeni terim yaratmıyoruz, çeviriyoruz. Dolayısıyla teknik kitapların çevirisini okurken terimlerin çevirisini de öğreniyoruz. Ama sonrasında İngilizce bir teknik kitap okumamız gerekecek, o zaman terimin orijinalini de öğrenmemiz gerek. E o zaman çeviriyi niye öğrenip boşuna hafızamda tutayım ben?

Aynı sebepten felsefe kitaplarını da (genelde) İngilizce okuyorum, fakat Türkçe tercümesini de referans olarak yanımda bulunduruyorum ki çok karışık cümlelerle karşılaştığımda adam ne diyor anlayabileyim. Teknik kitaplarda yazarlar lafı dolandırmadığı için böyle bir referansa ihtiyaç duymuyorum. Romanları ise hız kazanabilmek için sadece Türkçe okuyorum.

Velhasıl kelam İngilizce önemli. Bu noktada şunu diyebilirsiniz. "Benim İngilizce'm zaten iyi. O zaman niye ikinci dile geçmeyeyim." İngilizce öğrenmek öyle öğrenip bitirecek bir şey değil. Ben hala çalışıyorum. Eğer İngilizce anadiliniz gibi değilse, siz de benim gibi İngilizce'ye ilkokul sıralarında başladıysanız muhtemelen öğrenilecek şeyler vardır.

Kısaca öneriler:

1- Türkiye eğitim sisteminde doğru İngilizce telaffuz öğretilmez. Hocalar doğru telaffuz eder ama doğru telaffuz etmeyi nedense öğretmez. Neyi kastediyorum? Tabii ki kelimelerdeki vurguları. Örneğin demokrasi kelimesi. Sesli okuyun. Şimdi bir de İngilizcesini dinleyin. "dıMOKrısi" diyor değil mi? Nedeni İngilizce ritmik bir dil ve her kelimede vurgu bir veya iki seste. Bu örnekte vurgu sadece MOK'ta,geri kalan seslerin ı ve i'ye indirgeniyor. Ne ilköğretimde ne lisede bahsettiler bundan, gittim üniversite dörtte kendi kendime öğrenmeye başladım, şaka gibi. (Hazırlıkta bahsetmişlerdir ama ben hazırlığı atladım.) Telaffuzla ilgili nice öğrenecek şey, "word stress", "sentence stress". Thank you "tenk you" okunmaz, Türkçe'de olmayan özel bir "th" sesi vardır, araştırın.

2- Şarkı sözlerini anlamaya çalışabilirsiniz:

https://lyricstraining.com/

3- Açıkçası ben İngilizler (bazen de Amerikalılar) aralarında muhabbet ederken takip etmekte zorlanıyorum. Ha onların muhabbetini takip etmenin bana pek bir getirisi olmadığından kendimi bu konuda eğitmiyorum. Yine de İngilizce'yi yaladım yuttum diyorsunuz bunları anlamakla uğraşabilirsiniz. Film ve dizilerde insanların diksiyonları genelde iyidir. İzlerken zevk alacağınız televizyon programlarını bulmaya çalışın.

Bunu EPFL'de İngilizce öğretmeni derste izletmişti, benim çok ilgimi çekmedi ama seveni çıkar belki:
https://www.bbc.co.uk/programmes/b006vq92
Bir takım girişimciler icatlarını tanıtıyor, yatırımcılar mülakat yapıyor vs.

Bunların da parodiler fena değil:
https://www.youtube.com/results?search_query=saturday+night+live+parodies

İşi daha da ileri götürüp rap battles falan da izleyebilirsiniz:
https://www.youtube.com/watch?v=D9Mv6gXqADM

4- Yazma konusunda çalışma yapmayı üniversite birde bıraktım. Çok sıkıcı. Fakat yazı yazarken hangi kelimeyi kullanacağıma karar veremediğim zaman googlelarım hep. Karşıma da hep bu site çıkar. Meraklısı varsa takılabilir.

Bunları fikir olsun diye yazdım, şu an İngilizcemi geliştirmeye yönelik bir çalışma yapmadığım için çok malzeme yok elimde. Malzeme bulmak biraz size düşüyor.

5- Bilgisayarınıza wordweb isimli eklentiye kullanarak sadece tek tıkla sözlüğe erişebilirsiniz.

*

Umarım yararlı bir yazı olmuştur...