Ben Sizin Yaşınızdayken... 4 - Benim Temelim Yok?



Not: Öncelikle şunu okuyun:
http://azimliyazar.blogspot.ch/2013/07/benim-temelim-yok-hocalar-konular-cok.html

YGS/LYS/TYT/AYT/AKP/CHP artık ne oldu bilmiyorum. Ama ne sınavı olursa olsun geçerli bir yazı yazacağım şimdi.

Bu yazı malesef 5.5 sene geç kalmış bir yazıdır. Bunu yazmayı nasıl unuttum hala aklım almıyor. Aradaki 5.5 sene beni okumuş fakat bu konuda bilgi edinememiş tüm okuyucularımdan özür dilerim. Son yazılarımla alakasız olsa da daha fazla ertelemeden yazayım dedim bu yazıyı.

*

Yıl 2010, mayıs ayı. Vay be sekiz sene geçmiş. Ne ara geçti bu sekiz sene hiçbir fikrim yok.

Yer BJK İnönü stadı. Yıkılmasından üç sene önce oradaydım. Lise birdeyim, Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'ne gidiyorum o sene. (bir sene İstanbul'da yaşadım, liseyi de orada okudum.) 19 Mayıs gösterilerinde görevli okullardan biri de biziz, ben de mendil sallayarak şov yapacağım statta. (peh peh) Hava çok sıcak, beden eğitimi hocası da bize tişört dağıttı havamız olsun diye, tişört siyah olduğu için daha beter pişiriyoruz. Tabii bu gösteri haftaiçi oluyor ve okuldaki dersler hep kaynıyor.

Gösteri için durmadan antrenman yapıyoruz, okulda ne olup ne bitiyor artık pek bir fikrim yok. Matematikte fonksiyonları işlemişiz, çok çok aşırı zormuş. Sınavından ellili bir şey aldım, lise hayatımda aldığım en düşük notlardan biriydi.

*

Bunun üzerinden üç sene geçti. 12. sınıfta parçalı fonksiyonları işlemeye başladık. (Tabii ona kadar polinomlar, eşitsizlikler vs. bir sürü fonksiyonlara benzeyen konu işlemişiz) Lise biri hatırladım. "Hocam benim bu konularda temelim yok, inönü stadında gösteri yapıyordum kih kih kih." diye sınıfta makarasını yaptım ama harbiden de yoktu. Kitabı açtım baktım neymiş, neyi kaçırmışım.

Fonksiyonlar ne 12. sınıf Matematik sınavlarında problem oldu, ne de ben YGS/LYS'de fonksiyonlardan tek soru kaçırdım. Üniversiteye geldik, tüm hayatım fonksiyonlar oldu, ama üniversitede hiçbir zaman "Ah keşke 19 Mayıs gösterilerine katılmasaydım da dersi derste öğrenseydim." demedim.

Elli aldığım sınav ise muhtemelen o konuya özgü olarak hazırlanmış, zor bir sınavdı ve tabii o sınavdaki soruların ne YGS/LYS ile ne gerçek hayatla bir alakası yoktu.

*

Niye yazıyorum bunları?

5.5 senede o kadar çok "Temelim yok bana ne önerirsiniz?" mesajı geldi ki herhalde her mailde arka bahçeye temel atsaydım şimdi Ağaoğlu My Azimliyazar diye çok sağlam bir apartmanım olurdu (bu iğrenç espiri için herkesten özür dilerim.) Hepsine de istisnasız "Temelin yoksa her şeyi baştan çalışmana gerek yok bilmediğin kısım olunca aç bak." tarzı cevaplar verdim.

Halbuki ben de sizin gibiydim. (O yüzden üzülüyorum bu yazıyı baştan yazmadığıma ya.) On ikinci sınıfa başladığımda "Her şeyi baştan adamakıllı öğreneceğim." diyip en kolay ve dandik testleri çözmeye başladım ve kısa zamanda sıkıldım. (Buna mükemmeliyetçilik ve aynı zamanda erteleme hastalığı deniyor, mükemmel olmak için basit işlerle uğraşıp asıl zorlu işleri sona saklıyorsunuz çünkü) Hatamın farkına bazen vardım, bazen görmezden gelip basit şeylere çalışmaya ve temelim yok, temel atayım demeye devam ettim. Hatta bu üniversitede dahi devam etti: ilk dönemi bitirdikten sonra notlarım çok düşük olduğu için oturup programlamaya baştan baktım sanki içeriği bilmiyormuşum gibi. İçeriği biliyordum ve notlarımın düşük olması bilgi eksikliğinden değil pratik eksikliğindendi, sık sık kod problemi çözmeliydim. (Bu problem konusuna çalışırken problem çözmek yerine temelim olsun diye sürekli çözümlü sorulara göz gezdirmek gibi bir şey.)

Şimdi ise doktorada oturup en baştan nasıl kodlama yaparım okumuyorum, zaten zamanım da yok. Ne yapacağımı biliyorum, yapmaya başlıyorum, takıldığım yerde google'a soruyorum. Bunun karşılığı Matematikte yok, varsa da anlatması zor, ama İngilizce'de var. Şöyle diyim, atıyorum benim çatpat bir İngilizcem var. Temelim yok diyip oturup hemen şimdi Simple Present Tense'ten başlayarak okumaya, temel atmaya ve sıkılmaya başlayabilirim. Ama bana bir İngilizce kompozisyon ödevi verildi, ne yazacağımı biliyorum çünkü Türkçe düşünebiliyorum tabii ki, fikirlerimi İngilizce'ye geçirmem lazım, Simple Present Tense'ten okumaya başlarsam imkanı yok yetiştiremem. Mecburen yazma işine dandun girişiyorum, cümleyi kuramazsam veya bir yerde takılırsam google açıp bakıyorum. Aynı şekilde siz de bir konuya çalışırken veya test çözerken bir başka konuda eksiğiniz olduğunu fark edince geri dönüp ona da bir göz atabilirsiniz veya ciddi sıkıntı varsa oturup o konuya da iyi bir çalışabilirsiniz. Ama en basitinten en zoruna tüm konulara en baştan "mükemmel" bir şekilde çalışmanıza gerek yok. Böyle bir çalışma yapmadığınız ve zamanında da çalışmadığınız için "Benim Temelim Yok" diye kuruntu yapmanıza da hiç gerek yok.

Yazı oldukça kısa oldu farkındayım, uzatsaydım yazının ana temasıyla çelişirdim; mükemmel çalışma için ne temele ne de uzun ve sihirli bir yazıya ihtiyacınız yok arkadaşlar, zaten mükemmel çalışma yok. Eksiklerinizi gidermeye bakın, giderirken de bol bol pratik yapın. (sırf test çözerek değil tabii, ben bunu anladım mı diye kendinize sormak ve kendinizi kandırmamak da önemli, buna da değineceğim.) Anaokulu zamanınıza dönerek her şeyi kökten süper öğrenmeye çalışmayın, öyle bir şey yok.

Doktora Güncesi 4 - Araştırma Günlüğü I

Bildergebnis für trump fanatics

Bu yazıda eylülden şubat sonuna kadar ne yaptığımı, akademiye nasıl bir katkım olduğunu kısaca ve basitçe özetleyeceğim. (Fazla teknik ayrıntılara girmeyeceğim, istek olursa ve zamanım da olursa başka bir yazıda daha ayrıntılı yazarım.)

Proje:

Hocamın şu anda ilgilendiği ana konu sosyal medyada dolaşan yalan haberler ve tabii bunların saptanması. Araştırmalar gösteriyor ki bu tip yalan haberleri en çok yobazlar paylaşıyor, ülke fark etmeksizin. Amerika'da bu yobazlar = kronik Trumpçılar. Kronik Trumpçıları saptamak demek yalan haber kaynaklarını saptamak demek. Bana da bu kronik Trumpçıları saptama görevini verdi.

Konuya ilişkin bana bir makale attı. Makalenin yazarları ABD seçimleri sırasında Hillary ve Trump isimlerini kullanarak tweet toplamış yaklaşık 200 milyon tane (oha) Tweetleri "Trumpçı" veya"Hillary"ci diye sınırlandırmaları gerekiyor. Bunun için önce #hashtag kullanıyorlar. Örneğin bir tweet'te #MAGA geçiyorsa ona direk "Trumpçı" diyorlar. Tabii bu tip hashtagleri saptamak için de bir şey yapmaları gerek, onun için de hashtaglerin aynı tweet içinde birarada bulunmasından çıkarım yaparak tweet sınıflandırmada kullanılacak daha fazla hashtag elde ediyorlar (örneğin #MAGA ile #MAGA3X, #TrumpTrain #BuildTheWall birçok tweette aynı anda bulunuyor, böylece bunları da tweet sınıflandırmada kullanıyorlar.)

Tweetleri sınıflandırdıktan sonra bu tweetleri bir machine learning programına sokuyorlar ve bu program sınıflandırmadıkları tweetlerin de (hashtagi olmayan tweetler yani) sınıfını tahmin ediyor.

Bütün tweetleri sınıflandırdıktan sonra bu tweetleri kullanarak twitter kullanıcılarını sınıflandırıyorlar. Sonra bu sınıflandırmayı zaman / Trumpçı sayısı grafiğinde gösteriyorlar. Grafiklerle ABD seçim anketleri eşleşiyor. "Twitter'ı kullanarak seçim anketlerini tahmin edebiliriz." çıkarımında bulunuyorlar.

Aşağıdaki resimde NYT National Polls dedikleri anket, Clinton - Twitter Opinion da kendileri tweetleri sınıflandırıp tweet sınıfına göre kullanıcıları da sınıflandırıp oluşturdukları "yapay anket".




Hoca ise bunun aynısını ABD vatandaşlarının Trump memnuniyeti anketlerine uygulamamı istiyor. Tabii farklı teknikler kullanarak.

İlk buluşmamızda bana bu makaleyi koda geçirmemi, makaledeki tweetleri kullanarak kullanıcı sınıflandırmaya ek olarak twitter kullanıcılarının birbirini retweet etmeleri bilgisinden de yararlanmamı (örneğin bir kullanıcı hiç tweet atmasa bile o kişi paso Trump'ı rtliyorsa onu da "Trumpçı" olarak sınıflandırabiliriz) ve word2vec isimli alternatif bir makine öğrenmesi metodu kullanarak hashtag bulmamı söyledi.

"Ne zaman biter?" dedi.

"Bilmiyorum siz daha iyi bilirsiniz öğrencilerle deneyeminiz var." dedim.

"Ama Python'da ne kadar iyi olduğunu bilmiyorum." dedi.

"Valla bir tahminim yok." dedim.

"Tamam sana üç hafta veriyorum." dedi.

("Hass" dedim.)

1. Hafta (Eylül)
Hocadan veriyi alamadığım için bu hafta hiç çalışmadım. Sadece hocanın verdiği makaleyi okudum. Geri kalan zamanda yattım. (Keşke yatmasaydım. Acısı sonradan çıktı.)

2. Hafta  (Ekim)
Hala veri olmadığı için bu hafta da yatmakla geçti. Yatıyorum üzerine maaş alıyorum.

Bildergebnis für garfield sleeping

3. Hafta
Sonunda veri geldi. İlk gün veritabanını kurup tablolara tek tek baktım, nerede ne var not ettim. Sonra mesai saatim bitti diyip çıktım gittim ofisten. İki gün sonra hoca "Bir gelişme var mı?" diye sordu ahaha. Makaledeki kodu yazmayı bitirdim ama çok yavaş çalışıyordu, bitmiyordu bir türlü. Hoca daha önce "hız sorunu olabilir" demişti. Dedim herhalde şimdi oldu. Mail atıp yardım lazım dedim.

4. Hafta
Hocayla görüştüm, "hız sorunu falan olmaması gerek, makaleyi yazanlar nasıl yaptı?" dedi. Biraz kod ile ilgili soru sordu, sonra benimle dalga geçti. Biraz üzerine düşündükten sonra harbiden dalga geçilecek bir kod yazdığımı fark ettim. (Tek row için hususi SQL sorgusu gönderiyordum, Pythonla database kullanmamıştım daha önce. Bir de makaledeki bir noktayı kaçırmışım, döngüyü veri kalmayana kadar çalıştırıyordum meğerse üç kere çalıştırmak yetiyormuş.) Basit hataları düzelttikten sonra kod tıkır tıkır çalışmaya başladı.



5. Hafta
Hashtag bulma işiyle uğraştım, hashtagleri gösteren grafik falan çıkardım. Grafik işlerinden pek anlamadığım için zor oldu.

6. Hafta (Kasım)
Üç hafta dolmuştu, ama ben sadece hashtag bulma algoritmasını yazabilmiştim. Projenin %30'u falan bitmişti yani. Ama hocaya korkarak attığım maile hocanın cevabı "İşlerin ilerlediğini görmek güzel." oldu. Buluştuk. Gösterdim grafikleri vs. Yalnız bu makaledeki metot iyi çalışmıyor falan dedim. Bana başka bir metot önerdi. En sonunda söyledim "Hocam bak üç hafta demiştiniz üç hafta oldu proje bitmedi. Yavaş mıyım bir geri bildirim verin." dedim. "Naa it's okay." dedi. Bir rahat nefes aldım. (Şimdi anlıyorum ki projeyi üç haftada bitirmek imkansızdı. Hoca neye üç hafta verdi hala bilmiyorum.) (Bu arada metot aslında çalışıyor. Sonradan fark ettimki ben yazmayı becerememişim.)

7. Hafta

Bu hafta da bir şeyler yaptım ama yetiştiremedim. Kod yavaştı biraz.

Haftanın sonunda önemli bir şey oldu. Lauzhack isimli hackhathon'a girdim. (Hackhaton 24 saatte sıfırdan ürün ortaya çıkarma amaçlı yarışma.) Burada pek bir şey beceremeyip takımımı batırsam da (hatta ben bizim takımımı batırınca Bilkent'ten gelen takım birinci oldu.) pandas isimli data science ile uğraşanan birinin mutlaka bilmesi gereken, benim de biraz bildiğim ama mal olduğumdan projede kullanmadığım kütüphaneyi (hazır kod) iyice öğrendim ve projede uygulamaya başladım.



8. Hafta

Koddaki yavaşlıkları giderip hocaya bir daha gittim. Şimdi şöyle bir durum var, bir kullanıcıyı tweetlerine bakarak Trumpçı mı değil mi diye sınıflandırmam gerekiyor ama nasıl? Hani adam toplamda 100 tane "Yaşasın Trump!" 99 tane "Trump İsa belanı versin" diye tweet atmışsa bu adam neci? Bunu saptamak için çeşitli yöntemler geliştirdim. (Örneğin Trumpçı / AntiTrumpçı tweet sayısı oranı şundan büyükse Trumpçı de falan) Geliştirdim dediğim kafadan attım. (Büyük hata) Hocayla görüştüm, anlatmaya çalıştım ama en sonunda sabrı taştı yahu hangi tür tweetten fazla atıyorsa ona göre sınıflandır. Önemli olan bana tweet içeriğiyle sınıflandırma ve kullanıcılar arasındaki retweet ilişkisinden sınıflandırması arasındaki örüntüyü gösteren tablolar çıkar dedi.

9. Hafta

Bu hafta naptığımı hatırlamıyorum. İşe devam ettim ama bu hafta hocaya rapor atmamışım. Kod çok yavaş çalışıyordu ama çözümü buldum neyse ki.

10. Hafta 
Bu hafta hoca ortalarda yoktu. Hocaya ulaşamadığım için geri-bildirim alamıyordum. Dolayısıyla bir şey yapmadım bende. Ders falan çalıştım.

11. Hafta (Aralık)
Hoca nihayet ortaya çıktı. Çıkardığım tabloyu gösterdim. Sorun şu ki adam bana dört kareli tablo göstermişti, ben fazla kare göz çıkarmaz diyip bir sürü kareli tablo çıkarmıştım. Baktı, kızdı, kendi kafasındaki tabloyu (bu sefer dokuz kareliydi) çizdi "Bunu yapmak çok mu zordu?" dedi. Bir anda peyda olan ekstra beş kareyi hesap etmemiştim ama "Gerisi yarım yamalak da olsa var." dedim. Baktı "Hmm burada bir örüntü (pattern) gözüküyor. Sen buna yeni bir parametre ekle, belli bir sayıdan fazla tweet atan kullanıcılar için tablo çıkar." dedi.

12. Hafta
Hoca mailimi sallamadı. Öğrencilerinden birinin doktora savunmasına gittim, orada "çok meşgulüm bu aralar." dedi. Ben de bir şey yapmadım.

PHD Comics (@PHDcomics) on Twitter

13. Hafta
Hocayla (bu yazının yayınlanma tarihine kadarki) son birebir görüşmemizi 21 Aralık 2017'de yaptık. Tarihini hiç unutmayacağım oldukça epik feyil bir görüşmeydi.

Sorun şu hoca benden tablo istemişti. Ben 5000 tablo çıkarmıştım. Sonra bu tabloların da tablosunu çıkarmıştım. Ama bu tabloyu anlatırken göbeğim çatladı.

Proje çok karmaşıklaşmıştı. Hoca önceki haftalardaki gibi çıkardığım şeylere bakıp sonuç yorumlamıyordu, yorumlamaya uğraşmıyordu. Benimle dalga geçti. "Bir şeyler yapmışsın, buluşların var ama sunamıyorsun." dedi. "Senin sunmayı öğrenmen lazım." dedi. "Bunu ocak ortası gibi laba sun." dedi. "Hocam 17 Ocak'ta Machine Learning sınavım var, ondan sonra sunsam?" dedim peki dedi.

Diriliş

Bundan sonra bana bir aydınlanma geldi. Saçmalamıştım. Hatalarımı anlamıştım sonunda.

1- Her hafta hocaya rapor atıyordum ama raporlar araştırmanın sonuçlarından çok programlama günlüğüydü. Bu yüzden elde anlatacak somut bir şey olmadan görüşmelere girip dalga geçilip dönüyordum.

2- Kodum çok iğrenç olduğundan hızımı kesiyordu. Kodu yazarken öğrenmiştim, dolayısıyla öğrenmiş halimle kodu tekrar yazmalıydım.

3- Aşırı derecede kafadan atıyordum, halbuki benim konumu çalışan onca başka bilim insanı vardı ve bunların ne yaptıklarını internette hazır olarak vardı.

Dolayısıyla

1- Hocaya her hafta rapor atmayı kestim. Raporlarımı artık sunum haline getirip sınıfa sunacakmış gibi yazıyorum, hatta direkt sunuyorum. (Gerçi daha iki kere sundum.)

2- Kodumu temizledim, bir çok şeyi sıfırdan classlı mlasslı yazdım. Kod seksi oldu.

3- Hocanın verdiği makalenin referans ettiği makaleleri indirdim, onların referans ettiklerini de indirdim. Hocanın verdiği makaledeki anahtar kelimelerle arama yapıp o makaleleri de indirdim. Sonuçta elimde yüz tane makale oldu. Bu makaleleri klasik pdf okuma yöntemiyle okuyup notlandırmam zordu, makale okuma programı aradım, Mendeleyev isimli programı buldum, kurdum süper. Epey bir makale okudum, işime yarayacak kısımları not aldım.

Bu okumalar sonucu aklıma bir sürü fikir geldi, öyle ki araştırma işinden zevk almaya başladım. Yeni metotlar aklıma geldikçe denemek için yanıp tutuşuyordum, sonuçları bir an önce görmek istiyordum. Bu olunca kodu da iştahla yazıyordum.

Yalnız bu yanıp tutuşma işi o kadar uzun sürmedi. Artık deneyecek çok şey vardı ve tek başıma bu kadar şeyi deneyebilmem mümkün değildi. Öyleki izin alıp Türkiye'ye döndüğümde Bilkent'ten hocayla görüştüm. "Çok normal bir problem, bence hocanla görüşüp öncelik listesi çıkar." dedi. Demek ki her şeyi deneyemeyeceğiz.

12, 13, 14, 15. Haftalar

Bu bir ayda (ilk bir-iki haftadaki kod temizleme ve makale okumalar hariç) hiçbir şey yapmadım. Machine Learning sınavı vardı ve 5/6 ile geçmem gerekiyordu. (İlk sene bir "uzmanlık" dersini 5/6 geçemezseniz postalıyorlar.) Machine Learning'e düzenli çalışmayı bıraktığım için işler zora girmişti. Riske atmamak için işi gücü bırakıp ders çalıştım.

16. Hafta
Machine Learning sınavı bitti. Sekreter hemen ertesi hafta proje sunumu koymuştu. "Sömestır projesinin notlandırılmasının yetişmesi için bu güne koymam lazım." demiş. İşleri bitirip sunmak için bir haftam vardı.

Allahsız çalıştım. 7/24. Sunumdan bir gün önce labın postdoclarına slaytları gösterdim. Yalnız çok içerik vardı. Ayrıca bu adamlar bile beni anlamakta zorlanıyordu. "Sen bunu kısa bir konuşma şekline sok, bir hikaye anlatmaya çalış, sonuçlar olsun. Daha fazla şey koyma. Hocanın seni notlandırması için elinde bir şey olması lazım, yapılmamış şeye not veremez." dediler. Ben de daha fazla şey koymadım. Hocayla en son kaldığımız yeri değil de ilk iki ayda yaptığım kısmı sunayım dedim. Ama bir hikaye üretmem gerekiyordu. Dedim "Benim metotların makaledekinden iyi olduğunu ıspatlamaya çalışayım." O yüzden veritabanını değiştirmem gerekti çünkü makale ABD seçim süreci sırasında yazılmıştı, makaledeki metot da o süreçte geçerli tabii. Bir günde tüm kodu değiştirip sonuç çıkarıp slaytları adam edip uykusuz bir şekilde sunuma gittim.

Sunum
Sunum sırasında yorgunluktan öksürüyordum. Uykusuz olduğumu anladılar mı bilmiyorum. Postdoclar sunumu sevdiklerini, slaytların öncekilerden iyi olduğunu söyledi. Başka bir phd arkadaş da sonradan bana "Tebrikler!" diye mesaj attı. "Sunumu takip edebildin mi?" diye sordum, "Metotların bir kısmını biliyordum o yüzden takip edebildim." dedi. Sevindim.

Malesef sunum hocanın pek hoşuna gitmemişti. Adamın beni notlandırma gibi bir endişesi yoktu. O sadece en sonuçları görmek istiyordu. "E bu sunum eksik olmuş? Geri kalan kısmı çalışmıştık, nerede onlar?" dedi. "Çok fazla içerik var diye sunmadım." dedim. "İyi ama geri kalanını sun bak." dedi. "Haftaya sunayım." dedim. "Haftaya ben yoğum, 14 şubatta sun." dedi. (Çok güzel bir tarih reis.) "Hocam ben de yoğum, Türkiye'ye bilet aldım, sonra sunayım." dedim.

Kalan 2 Hafta
İşleri bitirip Türkiye'ye iş bırakmamak için Allahsız çalıştım. Kalkıyordum, sabah dönem arasındaki yoğunlaştırılmış Fransızca dersine giriyordum, dönüşten yatana kadar çalışıyordum. Sıkıcı olduğu için okulun bana verdiği macbooku yana koyup Muhteşem Yüzyıl izliyordum. Türkiye'ye vardığımda 23. bölümdeydim. 22*2 = 44 saat muhteşem yüzyıl eşliğinde çalışmışım yani.

Son Durum
8 Şubat - 18 Şubat arası Türkiye'deydim. Türkiye'deyken çalışmayınca hocaya mail attım "Hocam yetişmeyecek 21'inde sunmayayım ben." dyei. Dönüp yeniden çalışmaya başladım.

21 Şubatta lab toplantısında hoca "Ee hani sen sunmayacak mıydın?" dedi. Hoca maili cevaplamıştı ama anlaşılan ne zaman sunacağım kısmını pek sallamamış. "Hocam sonra demiştim." dedim. "Tamam ya sonra istiyorsan sonra." dedi. Sunumu dinlemeleri için yanında getirdiği elemanları da köyüne postaladı. Faille açtım dönemi.

İşin büyük bir kısmını bitirdim, yetişmeyen kısımlar oldu ama 28 şubatta sunabilecek kadar malzeme vardı elde. Bu son hafta yine çok çalıştım ama öyle Allahsız değil. Erasmus etkinliklerine gidip eğlenmeme de baktım. Geceleri işi bırakıp paydos verip kitap falan da okudum. Zaten o kadar kesintisiz çalışamıyordum çünkü çalışırken yan tarafa açtığım Muhteşem yüzyılda ilk sezon bitmiş, genç Osman reis şerefsizlerce öldürülmüş (üşüyoruz) yerine gelen tipi kayık 4. Murat Joffrey'i aratmakta. (Bu arada harbiden üşüyoruz, hava hep -7 burada. Türkiye'ye gitmeden önce 7'ydi.)

Sunum Part 2
2. sunuma uykusuz gitmedim ama fazla da çalışmamıştım. Dilim döndüğünce anlattım. Hocanın kafam karıştı dediği yerlerde uzun uzun açıklamalar yaptım. Baktım öğrenciler de anlattığım metotları anlıyor gibi durmuyor, elime kalem alıp tahtaya çizim anlattım. Böyle böyle 37 dakika sunmuş sunum (bkz: oha) İşin ilginç yanı başkası sununca ben genelde anlamıyordum, ama hoca anlıyordu ve bunu nasıl yaptın tarzı sorular sormuyordu, belki de bu kişiler hocaya daha önce de sunduklarından hoca zaten konuyu biliyordu. Benim durumumda kimse konuyu bilmiyordu, anlamadıklarını görünce de "E adamlar boşu boşuna gelmiş olmasın." diyip durup ekstra açıklamalar yapıyordum. Doğru mu yapıyorum bilmiyorum. Üçüncü sunuma hazırlanıp gelmeye çalışacağım (inşallah)

Neyse ki bu sefer hoca önceki kadar memnuniyetsiz gözükmüyordu. Eleştiride zaten bulunmadı. Elimde bir sürü grafik vardı ve bunları yorumlamak zordu, elimden geleni yaptım, neyse ki bir kaç tane enteresan sonuç mevcuttu ki üzerinde muhabbet edilebilirdi.

Sunumdan az önce çıktım. Bakalım ileride ne olacak.


Doktora Güncesi 3 - Fransızca Zor Mu?

İnternet aleminde eski bir geyik:



Burada adamın "yomoho yomoso"dan you're heart you're my soul'unu anlayabilmesi olayı esrarengiz kılan kısımken, daha az dikkat çeken ama es geçilmemesi gereken bir nokta da aşkı anlatan
ve sekiz tane kelimeden bu cool cümlenin kulağımıza ağız dolduran leş bir şive gibi gelmesi. Yomoho yomoso ne lan?

İngilizce'de karşılaştığımız bu esrarengiz olayın günlük hayata indirgenip normalleştirildiği dile Fransızca denir.

Fransızca'da neredeyse her kelime iki harf yani bir heceden oluşur. Çünkü dünyada hece kalmamıştır.

Örnekler:

Jöve (Je vais) : Gidiyorum.

Jövö. (Je veux) : İstiyorum.



Jebü (J'ai bu) : İçtim

Jevü (J'ai vu) : Gördüm

Bu ne lan?

Geçen mahallenin bakkalına kartpostal almaya gittim. 1.20 frankmış karpostal (bkz: oha). Türkçe'de bir yirmi, İngilizce'de van tventiy. Adam bana diyor a' va' (' işaretini sesi uzatmadan kestiğini göstermek için kullanıyorum.)

A' va' ne la?

İşin komiği yirmi (vingt) şarap (vin) ile eşsesli. Yani adam aslında benden bir şarap istiyor. Bir dahakine elimde 1.20'lik şarapla gidip "a' va'" dediğinde çıkarıp şarabı verip trolleyeceğim. Eved.

Hala bu über dil hakkında bilgi almaktan vazgeçmeyecek kadar kocaman bir çılgınsanız buradaki Fransızca serüvenimi kısa bir özet geçeyim.

*

İsviçre'nin Fransızca konuşulan kısmında yaşıyorum. Fransızca öğrenme zorunluluğum yok ama hobi olsun diye öğreniyorum yine de. (4-6 sene buradayız yahu el insaf, herkes bulamıyor böyle fırsatı.)

Fransızca öğrenmeye başlayalı 5-5.5 ay oldu. İsviçre'ye varmadan iki hafta önce kadar duolingodan çalışmaya başladım. Oryantasyon sırasında on gün her sabah 2.5 saat Fransızca gördükten sonra bir dönem boyunca haftada bir 1.5 saatlik derse girip A1'i bitirdim. Bir tane de A1-A2 seviyesinde okuma kitabı bitirdim. Dönem bittikten sonra bir de (aslında erasmuslar için açılan) yoğunlaştırılmış kursa gittim (Yine 2.5 saat, bu sefer eziyet gibi geldi doğrusu.) Bir dahaki dönem A2 seviyesine başlayacağım.

Fransızca Kolay mı?

Fransızca zor bir dil değil, ama kim için değil?

Diğer latince bazlı diller konuşanlar için: İtalyanlar, İspanyollar, Portekizliler ve Güney Amerikalılar. Adamlar bir şey bilmeseler de benle aynı sınıfta yani aynı seviyede olanlar öyle akıcı konuşuyorlar ki kendimi Fatih Terimle basın toplantısında gibi hissediyorum. Muhtemelen saçmalıyorlar ve bol bol hata yapıyorlar (arada yakaladığım oluyor) ama kafadan örn. İtalyanca-Fransızca doğrudan çeviri yaptıkları için gayet hızlı konuşuyorlar.

Ondan sonra da İngilizce bilen biz Türkler için zor değil. İngiltere tarihine ufak bir göz atarsanız eğer, bu adanın yol geçen hanına döndüğünü görürsünüz. Giren çıkmıyor. İngilizce de geleni yutmuş agar.io gibi. Sonuç: İngilizce ile Fransızca ayrı alt dil ailelerine mezun olsalar da (İngilizce Cermenik bir dildir) İngilizce kelimelerin %30'u Fransızca kökenlidir. Yanında bir de İngilizce kelimelerin %30'unun Latince kökenli olduğu gerçeği de koyulursa ve Fransızca'nın da Latince kökenli olduğu düşünülürse %60 gibi ucubik bir sayı çıkar ortaya.

Örnek kelimeler (fazla yazmaya üşendim)
İng - Fr
arrive - arrive
change - change
consult - consult
dance - danse
success - succés - sükse :P

Türkçe'de yabancı sözcük sayısı yarışında 6500 kelimeyle Arapça liderken 5000 kelimeyle Fransızca ikinci sıradadır. Örnekler: şimendifer, röbdoşambr, televizyon, kuzen, kuaför, tuvalet, antrenman, fötr şapka vs. Dilimize Fransızca'dan geçen kelimeleri (azıcık Fransızca bildikten sonra) saptamak çok kolaydır, saptadığınız bu kelimeleri de Fransızca konuşurken hiçbir değişiklik yapmadan hazır olarak kullanabilirsiniz.

Dolayısıyla İngilizce + Türkçe bilince epey bir kelime bilgisiyle işe başlıyorsunuz. Ha geri kalan kısım bu avantajınızı siliyor süpüyor.

Gramer

Fransızca'nın grameri İngilizce'nin Director's Cut'ı gibi. Her şey aynı ama daha komplike bir hale gelmiş gibi.

Çoğu Hint-Avrupa dilinde bulunan ve aslında hepimizin binlerce yıl önce barbarlar tarafından icat edilmiş bir dili konuştuğumuzun kanıtı olan "Eril-Dişil" kavramıyla karşılaşıyoruz önce. Yani her şeyin cinsiyeti var. Dişi gemi, erkek peynir, sarı gelin vs. Bunlar da le (eril), la (dişi), les (çoğul) artikelleriyle sağlanıyor. Örneğin la television. Artikel kullanmak zorunlu. Bir tane şey için un ve une artikelleri var. Artikeller farklı eklerle birleşince ortaya karışım ekler çıkıyor. a + la = a la iken a + le = au ? Daha türlü türlü zorluklar. Örneğin bir sözcük dişil ya onu niteleyen tüm her şey de dişile çevriliyorç Örneğin un bel homme "yakışıklı bir erkek" iken güzel bir kadın için une belle femme kullanıyorlar. Un -> une, bel -> belle oluyor.

Soru sormak için acayip kalıplar var, Qu'est-ce que.. diye başlayan, What is it that diye İngilizce'ye çevrilebiliyor. Ama mantıkla çeviriyle alışılcak gibi değil. Bunları ezberleyene kadar sorularımı düz cümle + şaşırmış ifade ile sordum. (Buna izin var bu dilde.) Örneğin Saat iki mi? demek yerine Saat ikiii??? demek gibi.

İngilizce'de özneye göre fiil çekimleri oldukça basit. Geniş zaman için I, you, we, they'de farklılık yok, he she it'te ise sonuna bi -s koyuyoruz. Diğer zamanlarda bunlarda yok. Fransızca'da ise her zamirin kendine has çekimi var ve her zamanın kendine has çekimi var. Dolayısıyla ezberleyecek çok fazla çekim var. Director's cut demiştim.

Zamanlarda aşırı radikal bir değişiklik yok. İngilizce'deki iki past bire indirgenmiş, ama yanına geçmiş zamanın hikayesi diyeceğimiz bir "imperfait" tense'i koyulmuş. Bir de dördüncü şartlı zaman için ekstra bir zaman var, yani keşke anlamı veren cümlelerde değişik bir zaman ve o zamanın çekimleri var. Belki ileride ekstra başka zamanlar da çıkar, şu an bilmiyorum. Ama şu ana kadar, ezberlenecek ekstra çekimler dışında, zaman konusunda karışık bir mevzuya rastlamadım.

Bazı kurallar ise aynı ama sözcüklerin yerleri İngilizce'ye göre değişik. Örneğin "He tells me" Fransızca'da "Il (he) me (me) dit (tells) ? Bu tip yer değişimlerinin olduğu başka durumlar da var.

Özet olarak malesef gramerde sadece İngilizce bilgisi de kurtarmıyor. İngilizce'den fazlasını bilmek gerekiyor. Aynı zamanda kafadan direkt İngilizce'den çeviri yapınca yukarıdaki gibi yer değişikliklerini hesaba katmak gerekiyor. Ama en büyük sıkıntı İngilizce bilgim ile Fransızca bilgim arasındaki dengesizlik. Aynı Cem Yılmaz'ın bahsettiği gibi "Salatayı ortaya karışık yap." cümlesini İngilizce'de söylemediğimiz gibi kafadan önce cümleyi İngilizce kurup sonra Fransızca'ya çevirmeye kalkınca İngilizce cümle çok kompleks gelebiliyor ve kısa zamanda çeviri mümkün olmuyor, mecburen hemen söylemek istediğim şeyi söylemenin daha basit yolunu düşünmem gerekiyor. Tabii en doğrusu araya başka bir dil karıştırmadan elde olan Fransızca bilgisiyle cümle konuşmaya çalışmak. Ama eldeki Fransızca bilgisi çok kıt olunca ve olan Fransızca'yı da geliştirmek için yine Fransızca konuşmam gerekince pis bir döngüye giriyoruz. Dolayısıyla kafadan İngilizce-Fransızca çeviri yapmak gibi hilelere başvurmak durumunda kalıyoruz illa.

Dinleme & Anlama(ma)

Fransızca neden kulağa hoş gelen, "seksi" bir dildir? Fransızca'da çok pis ulama vardır. Ulama neydi? (ulama emekti) İki ardışık kelimeden birinci kelime ünsüzle bitiyor ikinci kelime ünlüyle başlıyorsa orada ulama olur, iki kelime duraklama olmadan tekerleme gibi okunabilir. Örneğin "Yazarım azimle." (???) Heh işte Fransızca'da bu hep vardır. Yoksa bile kendileri araya z, t falan yapıştırarak üretirler veya ünlüleri kırparlar.

Örnek:
Cümle: (kelimeler kendi başına olunca):
Ce est le anniversaire de un garçon qui ne sait pas ecouter.

Cümlenin bu haliyle okunuşu:
Se e lö aniverse dö a' garso(n) ki ne se pa ekute

Orijinal cümle:
C'est l'anniversaire d'un garçon qui ne sait pas écouter.

Doğru okunuş:
Se laniverse da garso(n) ki ne se pa zekute.

Tabii siz Türkçe'deki alıştığınız gibi tane tane okuyunca yavaş oldu. (O yüzden bizim Türk dizileri bu kadar uzun sürüyor zaten ya.) Doğru okunuş:
https://translate.google.com/#en/fr/This%20is%20the%20birthday%20of%20a%20boy%20who%20does%20not%20know%20to%20listen.

Tabii sizin için yavaşlayıp tane tane konuşmuyorlar bazı densizler. Yardırıyorlar. Anlamazsanız İngilizce'ye geçiyorlar, o da olmazsa siz tarzancaya geçiyorsunuz.

Bir de bu harf atlama olayını abarttıkları oluyor. Je suis diye yazılan ve jözwi diye okunan "Ben..." kalıbını şarkılarda sık sık "şü" diye okunurken duyabilirsiniz. Güle güle "au revoir" yani oğevuağ" imiş, Fransızlar öyle diyor, ama burada hiç bu kelimeyi bu şekilde duymadım. Herkes "oğva" diyor. Daha nice gariplikler. Fransızca "ekonomik dil" diyorlar ama ben ekşi sözlükteki benzetmeyi dava çok sevdim. "Devlet dairesi gibi dil, harflerin bir iki tanesi çalışıyor gerisi soliteğ oynuyor.

Peki bu zorluklar varken nasıl insanlarla konuşup anlaşabiliyorum ben? Şöyle ki bir cümleyi duyduktan sonra tamamını düşünüp anlamam vakit alıyor, ki anlamama ihtimalim de var, tabii ablalar benim jeton düşene kadar yardırmış İstiklal marşına geçmiş oluyor. Bu durumda yapılacak şey belli; cümledeki anahtar kelimeleri yakalayıp hikayeyi kafada yeni baştan oluşturmak. (İngilizce dinleme konusunda da önerilen bir teknik bu.) Örneğin bugün bir şey için kart çıkarmam gerekti, görevli kadın yardırıyor, "Il faut" ("One needs to", "Gereken şu ki") "bıdıvıdıvıdı ici" (parmağıyla dışarıyı gösteriyor.) Bıdıvıdıyı anlamayıp ben de elimle dışarıyı gösteriyorum "A l'exterieur?" diyorum evet diyor. (kaşla göz arasında Türkçe'yi söktü zaar) Yani dışarıya gitmem lazım orada bir şeyler olacak (beş dakika sonra dışarıya stant kuracaklarmış meğerse) böyle böyle anlaşıyorum elimden geldiğince.

Konuşmak

Ben Fransızca anlamıyorum, ama konuşabiliyorum ya.

Yukarıda bahsettiğim gibi ben Fransızca'yı İngilizce'den öğrendiğim için, ayrıca İngilizce'nin grameri Fransızca'yla Türkçe'den daha iyi eşleştiği için kafamda cümlenin İngilizce'sini kurup oradan Fransızca'ya çeviriyorum. İngilizce'nin mantıksız kaçtığı yerlerde Türkçe'yi kullandığım da oluyor. (Şimdi örnek aklıma gelmedi.) Yalnız İngilizce öğrenirken hatta Çince öğrenirken kafamda önce Türkçe cümle kurmuyordum (çok kompleks cümleler kurmadıkça) şimdi hile yapıyorum, bakalım ileride başıma bir iş açacak mı bu olay.

Ulamalar zorlayacak diye düşünmüştüm baştan ama pek öyle değilmiş. Z'lerimi koya koya okuyorum her şeyi. Gayet eğlenceli.

Yalnız doğru telaffuz etmek o kadar kolay değil, en azından başlangıçta. On altı tane farklı sesli harf sesi varmış Fransızca'da. Ne demek bu? Yani Fransızca yazıldığı gibi okunsaydı on altı tane sesli harfleri olurdu demek. Bana sadece sekiz tane farklı ses varmış gibi geliyor. Gerisini ıkına ıkına telaffuz ediyorum.

Dinleme kısmında anlattığım olaylardan dolayı insanlarla konuşup pratik yapmam çok zor. Birkaç kere yurdumdaki kattaki arkadaşın arkadaşlarıyla muhabbet ettiğim oldu ama müzik öğrencileri oldukları için sürekli göremiyorum onları. Onlardan başka pratik yapacak fazla insan yok etrafta, doktoracıların çok azı ders alıyor. "Grameri ve sözcük bilgisini iyice oturtup öyle pratik yapayım." diyorum kendime kendime. Ama bunları oturtmak için de pratik yapmak gerekiyor. Zor iş ne yapalım.


Fransızca'daki En Garip Olay

Fransızca'daki en garip olay bence sayılar. 97 "quatre-vingt-dix-sept" diye okunuyor, bu da "dört tane yirmi, on, yedi." demek. Hayda.

Muhabbet Hep İngilizce Üzerinden Geçti. İngilizce Bilmeden Türkçe Üzerinden Fransızca Öğrenenler İçin Bir Şey Yazmayacak mısın?

Hayır yazmayacağım. Eğer Fransa'daki kayınvalidenizin yanında işe başlamayacaksanız İngilizce bilmeden Fransızca öğrenmek, şüphesiz ki çok saçmadır. Dünya dili İngilizce'dir ve Fransızca'dan da kat kat kolaydır. Her konuda en çok kaynak her zaman İngilizce bulunur. Amerika süper güç olduğu gibi kültürel süper güç de İngilizce'dir. Yalnız bir gün ekonomik ve askeri güç Çin'e vs. kaysa bile kültürel süper güç uzun bir süre İngilizce'de olacaktır tıpkı eskiden askeri seviyede Fransa'nın ahı gitmiş vahı kalmışken Fransızca'nın Avrupa'da en geçerli dil olması, Osmanlı devlet adamlarının birinci yabancı dilinin Fransızca olması gibi.

Fransızca Şarkılar:

Fransızca şarkı dinliyorum ve hatta öğrenip söylemeye çalışıyorum, özellikle bu harf yutma olaylarını anlamakta işe yarıyor. Favori şarkıcılarım: Zaz, Stromae, Riff Cohen, Pomme, Alizee (Youtube'taki coverları harika), Therion (Sadece Les Fleurs du Mal Fransızca ama çok süper)

Bu da hazırladığım bir Spotify playlisti, takibe takip:
https://open.spotify.com/user/11126283228/playlist/1K2a05iJveCtM5ErkTwFUg?si=0KSLdqAWS0GEwB2_Ero4sw

(Şu an şarkıcı çeşitliliği az ama olsun.)

*

Fransızca ile ilgili aklıma gelenler kısaca bunlar. Anlaşılmayan bir yer varsa yorum bırakmayı ihmal etmeyin!

Doktora Güncesi 2 - Cicim Ayları



İsviçre'de sosyal ve ekonomik hayat nasıl, üniversitede neyin araştırmasını yapıyorum anlatmadan giriş niteliğinde bir yazıyla ilk ayda neler olur bittiğini anlatayım dedim.

Özetle: Lozan'a varış, oryantasyon günleri, labı buluşum, biraz da sosyal ve ekonomik hayat.

Lozan'a varış (bir türlü varamayış)

Lozan'a gelebilmek oldukça sancılı oldu. Kontratımın başladığı, dolayısıyla Lozan'da bulunmam gereken gün 4 eylüldü ve bu kurban bayramına denk geliyordu. Yazın Doğu Avrupa gezisinde olduğum için bir de bunun biletiyle uğraşmamıştım. Geldiğimde ise Türkiye'den biletlerin 1500 lira civarında olduğunu gördüm. (Yuh) 

O kadar uzun süre başıma bir şey gelmeden gezebildiğim için artık kendimi korkusuz cengaver bir görüp farklı şehirlerden İsviçre'nin yakınlarında bir şehire bilet bakmaya bakmaya başladım. İlginçtir en uygunu Romanya'ya trenle gidip sonra oradan uçağa atlayıp İstanbul aktarmalı İsviçre'ye gitmekti ve İstanbul'dan uçmanın yarı fiyatına denk geliyordu. (Romanya'dan binmezseniz aktarma bileti yanıyor, ciddi ciddi Romanya'ya gidecektim.) Ondan daha iyi güneydoğu Sırbistan'dan (Niş) çok ucuz bilet vardı 540 liraya. Ciddi ciddi bunu alacaktım (sonradan öğrendim ki Belgrad-Niş arası 4 saatmiş ve Sırplar bu süreyi çok uzun buluyor.) en sonunda İstanbul'dan THY ile Milan'a ucuz bilet buldum 700 liraya. Milan'a aldım bileti.

Milan'da iki yarım gün gezdim. O da yetti zaten. Gezinin en komik olayı yirmi dakikalığına beraber gezip muhabbet ettiğim iki Alamancı Türk'ün "buralarda eğlenecek bir yer var mı?" ayağına şehirde çevirdiği yabancılarla (tabii kızlarla) muhabbet kurmaya çalışması, iş çıkmayınca içlerinden birinin öndeki iki türbanlı kadını gösterip "Al bunlara sor bunlar bilir" diye öbürüne patlaması, kadınların dönüp "Ne diyorsunuz evladım?" demesi, öbür elemanın "Teyze Türkiye maçını izleyecek yer arıyoruz da." diye kıvırması.

Eheh neyse bunu da gezi yazısına döndürmeyeyim. Yine de Senegalli bileklik satıcısı abilere selam.

Ertesi gün iki saat rötar yapan flixbusla akşama doğru Lozan'a vardım.

Oryantasyon

EPFL'nin doktora öğrencilerine gösterdiği ilgi muazzam, özellikle yeni gelenlere :P Her sabah hızlandırılmış Fransızca dersimiz var 9-11:30 arası. Lozan'da Fransızca konuşulduğu için Fransızca öğreniyoruz el mahkum.



Hoca çok tatlı biri. Kendisi Belçikalı, arada Fransızlarla İsviçrelileri karşılaştırıyor, kültürel olarak çok farklılar diyor. Kendisinden öğrendiğim ve tecrübeyle desteklediğim en önemli bilgi Fransız peynirlerinin leş gibi kokması. Değişik peynirleri denerken almış bulundum, buzdolabım leş gibi koktu. Ama akıllanmayıp daha kötüsünü yaptım, boşuna poşet israfı olmasın diye peyniri çantama koydum, eve gelene kadar erimiş, tüm çantam leş gibi Fransız peyniri kokuyor şimdi. Öf.

Gıda isimlerini öğrenirken yaşadığım kültür şoku:



(Evet meyve sebzelerin arasında canlı kurbağa keyf)

Dersten sonra serbest zaman, sonra da araştırma seminerleri. Tabii bunlar seminer değil, hocalar geliyor lablarını tanıtıyorum, şu kadar öğrenci alacağım gelecekseniz mail atın diyor.



Benim labına başvurduğum hoca:



Kendisi "Computational Education" (Bilgisayar Destekli Eğitim) çalışıyor ve David Duchovny'e benziyor.

Seminerlerden sonra da etkinlikler var. İlk gün fakültenin teras katında mangal partisi (etin kilosunun kırk dolar/frank (aynı şey) olduğu yerde kıtlıktan çıkar gibi yedim), üçüncü gün Great Escape denilen ve aynı adı gibi içerisinde adım atacak yer olmadığından içinden kaçtığımız barda beleş içki ve muhabbet.

Beşinci gün bir vadide rehberli hiking, La Sarraz diye bir köyü ziyaret, tarihi binaları gezi vs. Sonra da bol peynir, salam, çikolata ve şaraplı piknik. İleride öğreneceğim ki İsviçre'de her kokteyl (kokteyllere apero deniyor) mutlaka bunları içeriyor, yanına da artık kokteyli hangi ülkenin vatandaşı veriyorsa onun seçtiği yemekler oluyor. Ama özellikle peynir ve şarabın olmadığı bir kokteyl düşünülemez burada.

Birkaç resim:









Bir kere de arkadaşlarla toplaşıp "yemek festivali"ne gittik. Aman ne festival ama, ortada insan yok :D O gün bir de diskoya gittik, giriş beleşti ama hayatımdaki en kötü disko deneyimimdi. Dans eden yok, insanlar telefonuyla falan oynuyor, içeridekilerin yarısı yaşlı/orta yaşlı, para bol olunca tabii. Fazla dans etmeden çıktık, zaten aramızda dans gurusu yoktu.

Bir kaç tane de tüm doktoraları kapsayan etkinlik oldu, başka doktoralarla tanıştık. Sevgili arıyorsanız tamam da onun dışında diğer doktoralarla "Hadi bedava abur cuburları yiyerek muhabbet edelim." fikri bana çok cezbedici gelmiyor pek. Tüm doktoraların olduğu bir Bern gezisi vardı, o güzeldi.




Lab Seçimi

Geldik en zorlu kısma.

Ben okullara başvururken her okulda çalışabileceğim 2-3 tane lab olmasına dikkat ettim. Tabii burada da vardı, üç tane.

Lablardan birindeki hocayla kabul aldıktan sonra tanıtım günlerinde konuşmuştum, tutumu çok kabaydı. Zaten beni kabul etmeye de gönüllü değildi.

Başka bir tanesine yazın başvurmuştum, "Kusura bakma zaten yeterince öğrenci aldım, bir de koca bir sınıfla eğleneceğim, sana vakit ayıramam." diye cevap aldım hocadan. (Sonradan öğrendim ki ben de sonra başvuran bi elemanı almış. Benim C.V.'yi beğenmedi herhalde)

Geriye sadece tek bir lab kaldı. Hem Marttaki tanıtım günlerinde hem de şimdi neredeyse herkesle konuştuğum için anladım ki bu hocaya başka talep yok. O zaman meydan bana kaldı diyip lab tanıtımlarına gitmeyi bıraktım. İki haftanın sonunda Fransızca'yı da kırıp hocayla buluşmaya gittim.

Hocanın labı kütüphaneye kurulmuş. (Kütüphanenin peynir şeklinde tasarlandığını düşünürsek "Nerede çalışıyorsun?" "Peynirde" espirilerini istediğim kadar yapabilirim.)  Büyük bir lab, içeride en az bir on kişi falan cümbür cemaat çalışıyor.

Hocayla bir masaya geçip konuşmaya başladık.

Birinci: neredeyse herkesle konuşmuşum, konuşmadığım belki de tek kişi olan ve kimseyle konuşmayan Singapurlu kız benim pozisyonumu kapmış.

İkincisi, bir başka pozisyon açılmış, fakat hoca "Bu pozisyonun açık kalıp kalmayacağı belli değil, adamlar bana "Bunu yapamazsın." diyor, ben de "Bir denerim, araştırma demek denemek demek" diyor. Anlaşıldı şu an bu projeye başlama şansım yok. Başka projeler var ama hepsi robotik projesi. Benim de robotikten çaktığım yok.

Hoca "Seni Türklerle tanıştırayım sana labı gezdirsinler." dedi. Tanıştım. Çok iyi insanlar. Yalnız beni görünce şaşırdılar. Hoca, niyeyse, soyadımı ismim zannettim, "Elmas gelecek laba" demiş herkese. Türklerden biri de "Elmas Karadeniz yöresine özgü bir kız ismidir." demiş. Bütün labta Elmas isimli kız gelecek diye gereksiz bir heyecan olmuş. Ahahaha.

Bana labı gezdiren ağabey 4. senesindeymiş ve bu sene (biraz erken) mezun oluyormuş. Galatasaray lisesinden mezunmuş, Boğaziçi EE'de robot takımında görevler almış, şu anda da işi robotlar. Haritanın üzerinde robotlarla oynanan oyunlar geliştiriyormuş. Labtaki diğer Türk de burada önce staja başlamış çünkü pozisyon yokmuş, pozisyon olunca da hoca onu işe almış. Biraz muhabbetten sonra ayrıldık.

Dedim eyvah, geriye kalmadı. Arkadaşlarıma şakayla karışık "Ben labım belli diye seminerlere gelmiyordum, şimdi geleyim dedim." diyip son gün verilen iki seminere katıldım.

Kısmet mi dersin, kader mi dersin, mucize mi dersin, hızır mı dersin, tam o gün daha önce adını sanını duymadığım bir hoca adını sanını bilmediğim bir labın tanıtımını yaptı. Projeler de ne, hepsi data science (veri analizi) projeleri, yani tam aradığım şeyler. Adamın sitesine baktım, 2000'den kalma, adam siteyi güncellemekle uğraşmadığı için yeni projeler yok, eskiden uğraştığı güvenlik, gizlilik projeleri falan var. Dedim oh buldum labı. Herkes labını bulduğundan da başka rakip de yok, yine de elimi çabuk tutup hemen mail attım. Dedim özetle "Temel makine öğrenmesi, doğal dil işleme, bilgi tarama ve web programlama bilgisine sahibim." Cevap attı "Tam senin özellikle uygun ve bence ilginç olan bir proje var onu sana önerebilirim." Gittim görüştüm. Anlaştık.

Konu harbiden enteresan: hoca bana tweet verisi verecek, ben de o veriden kullanıcıların Trump politikalarından memnun mu değil mi olup olmadığına bakacağım.

Hocayla yaptığım projeyi daha detaylı olarak sonra anlatacağım.

Dersler

Doktorada (daha önce yazdığım gibi) sembolik birkaç ders almak gerekiyor sadece, bir tane "uzmanlık" dersini de 5/6 yani A/A- gibi bir notla geçmek gerekiyor. Ben veri analizi çalıştığım için Machine learning dersi aldım. Tek dersim bu. Dersin kotası yoktu, 400 kişi almış dersi. Oha.

Bu ne arkadaş?



Ders sayılmaz ama, isterseniz bedava dil derslerine kaydolabiliyorsunuz. Ben Fransızca dersine kaydoldum. Çok iyiydi.

Ortam ve Sosyal Hayat

EPFL'de doktora ortamı Amerika'dan çok daha iyi çünkü çeşitlilik var. Amerika'da labları geziyorum, hep Çinli, Hintli ve Amerikalı, araya serpiştirilmiş Türkler ve İranlılar. EPFL'de yedi kişiyle Türkler olarak çoğunluktayız. Hatta Sırp bir arkadaşım var dalga geçiyor "Ben Fransızca yerine Türkçe öğreneceğim, buradaki en popüler ikinci dil." diye. 5-6 Çintli Hintli, 3'er Sırp ve İtalyan, 4-5 İranlı, 2'şer Macar, Romen ve Lübnanlı, 1'er Polonyalı, Belçikalı, Fransız, Mısırlı, Yunanlı, Singapurlu, İngiliz, Rus, Brezilyalı ve Kolombiyalı (WTF) var. 1'i İran asıllı olmak üzere iki İsviçreli var, diğer eleman da Zürih'ten gelmiş. Yani Fransızca konuşan İsviçreli biri yok aramızda, buranın yerlisi yok. Merak edenlere: kız sayısı 10 falan.

Cumaları (daha doğrusu cicim ayları içindeki cumalar) okulun barında veya şehirde buluşup muhabbet ediyoruz. Whatsapp grubumuz var orada muhabbet edip paylaşımlar yapıyoruz veya buluşmalar düzenliyoruz. Arada saçma sapan hayvan muhabbetleri yapınca grubu trollüyorum, grubun ismini filan değiştiriyorum. Şu ana kadar koyduğum isimler: "Spider Mafia" (eleman odasında örümcek görmüş, resmini çekip atmış), "Turtle Mafia" (eleman uçaktaymış, önündeki kadının çantasında kaplumbağa varmış), "Fox Mafia" (arkadaş şehirde gördüğü bir tilkinin fotoğrafını başka bir grupta paylaştı, dedim bunu phd grubuna at da tilki geyiği yapalım), "Emoji mafia" (bunu başkası yaptı) ve son olarak "Cat Mafia". Ne pis geyiğiniz varmış birader.

İsviçre'de dağlar arasında yaşadığımız için Club montagne isimli öğrenci kulübü oldukça aktif. Mail listesine kaydoldum, sürekli mail geliyor, her hafta hiking'e gidenler var. Ben henüz gitmedim, havalar ısınınca gideceğim.

Dönem başlar başlamaz Ultimate Frisbee'ye başladım, doktoradan bir arkadaşımı da tavladım, haftada bir gidiyoruz. Malesef haftada sadece bir antrenman var.



Bilkent'ten bir arkadaşım da mastıra başladı, onun da mastır grubu var, hepsi Türk :D Arada onlarla takılıyorum, çok iyi insanlar.

Bir de benim milleti toplayıp Çiğ Köfteciye götürme aktivitem var. Yabancıları çiğköfte bağımlısı yaptım :3

Burada yazdıklarımı sonra detaylı anlatacağım. Şimdilik bu kadar.

Yaşadığım Yer

Tek odada yaşıyorum, Bilkent'te bir sürü saçma sapan tiple üç buçuk sene aynı odada kalmak zorunda olduktan sonra çok iyi geldi. Bir odaya vergilerle 800 frank ödüyorum, bu da şu an 3200 tl (frankla dolar neredeyse aynı bu arada) yani çok para. Kampüs içinde 600-700 franka odalar var ama doktora öğrencilerine vermiyorlar. (Gerçi ben başladıktan 3-4 ay sonra yeni yer açıldı yani istersem geçebilirim.)

6 katlı bir binadayım, her katta 7 oda, bir banyo, bir tuvalet, bir banyo+tuvalet ve bir de mutfak var. Katta ilginç bir nizam var, birinci kat Erasmus katı mesela, her taraf pislik içinde, benim olduğum kat ise karışık. Bir Alman Erasmus öğrencisi, bir İtalyan kemanist, bir ben, dört tane de lisans öğrencisi (bir Faslı, bir İspanyol iki tane de İsviçreli) var. Son dördü pek konuşkan değil. Özellikle İsviçreliler sadece yatmaya geliyor. İtalyan kemanistle çok iyi arkadaş olduk. Alman kız da bir garipti ama onla da iyi anlaşıyoruz artık.


Yurt (Soldaki):



Odanın harika manzarası:



Yaşadığım yer konum olarak kalınabilecek en iyi yer olabilir, gerçekten buraya alındığım için şanslıyım. Metro durağı hemen karşımda, metroyla okul 7 dakika, şehir merkezi 5 dakika. Hemen yurdun karşısında dönerci var, 9 franka süper doyuruyor. 9 franka şaşırmayın burası için oldukça ucuz. Türk marketi yürüyerek 10 dakika uzaklıkta. Çiğ köfteci de yürüyerek 15 dakika uzaklıkta. Yine hemen yurdun karşısında Coop marketi var, beş dakika yürüme mesafesinde de Aldi ve Migros isimli daha ucuz marketler var. Coop'ta Türk malları var, ayranımı oradan temin ediyorum.



Şehir merkezine yürüyerek gidip gelmek mümkün, gece partiden çıkıp yürünebilir. Okula ise pek değil. Bisikletle denemedim, ama çocukken kullandığımız scooterlardan aldım, onunla yarım saatte gittim birkaç kere. Ama dönüş bayır olduğu için sıkıntılı.

Benim mercedes:



Şehir

Şehirde pek bir şey yok, ama 133 binlik nüfusu olan bir şehir için oldukça hareketli, her haftasonu güzel etkinlikler var. Aynı nüfusa sahip Bolu'da iki hafta geçirdim, bir tane İstiklal caddesi havası verilmiş bir sokakta bardakta mısır yiyorsunuz, başka bir şey yok.

Detaylı bir şehir incelemesini sonra yazarım.

Ekonomik Hayat:

İlk ay babamdan tırtıkladığım paralarla yetinmek zorunda kaldığım için tam bir fakir hayatı yaşadım. 3 franklık plastik gibi mozarella yiyorum falan. Iyyk. Burada staj yapmakta olan ve şimdi ülkesine dönen Bulgaristanlı eleman bayağı bir şey bıraktı da onlarla idare ettim ilk ay.

Maaşı aldıktan sonra koy.. poşete (?)

İsviçre pahalı bir yer, dünyanın en pahalı yerlerinden biri. Lozan İsviçre ortalamasından da pahalı.

Ama neler pahalı? (1 frank 4 lira)
- Kiralar (800 frank ödüyorum, bu ortalama bir fiyat)
- Ulaşım (Tek yön bilet 3.7 frank, oha, ama aylık bilet 52 frank, indirimle 44 frank bu iyi.)
- Her türlü et (Kırmızı et 40 frank (oha), tavuk göğsü ucuz marketlerde 10 frank. Ben 13 franka donmuş İnegöl köfte alıp onu yiyorum genelde.)
- İçine insan gücü giren her şey. Yani dışarıda yemek çok pahalı.
- Trenler. Zürih'e gitmek 80 frank!! Ama %50 indirimimiz var. Bir de bir bilet var, alıyorsun akşam yediden sonra trenler beleş oluyor. Parası çıkıyor yani.

Onun dışında yeme içme pahalı filan değil. Ben anasının gözü gibi yiyorum. Sanırım 500 frank falan harcıyorum. Sigorta ve vergileri çıkarınca elime 3000 frank gibi bir para geçiyor. Her ay 1500 frank kenara atabiliyorum.

Kampüs içinde 12.5 franka doyurucu bir yemek (100-150 gram et, pilav/makarna, sebze, salata ve çorba) yemek mümkün. Fakat bunun yarı fiyatına çok daha lezzetli ve sağlıklı yemekler pişirebildiğim için yemekleri kendim hazırlıyorum. Ayrıca günde iki öğün yiyorum, klasik zengin Türk kahvaltısı + doyurucu bir akşam yemeği bana yetiyor. Singapur'dayken kenara para koymak için böyle yapıyordum, burada daha çok zaman kaybını azaltmak için yapıyorum.

*

Şimdilik bu kadar, buradaki her başlıktan ayrı ayrı uzun yazılar çıkar o yüzden kısa kestim. Bir dahaki yazıda görüşmek üzere.